İçeriğe geç →

anarahmi Yazılar

Bembeyaz, hissiz ışığın gölgesinde

Yine bir tatil dönüşü. Yorulmuşuz. Sadece yeni yerler görüp yabancı şekillerini beynimizdeki uygun deliklere sokmaya çalışmakla değil, ışıkla, karla, beyazla yorulmuşuz. Ha bir de yine ülkemizin bizi uzak diyarlarda bile takip eden, hiç peşimizi bırakmayan hayaletiyle. Bir kıza tecavüz etmiş, parçalamış, yakmışlar. Gecenin köründe uyanıp telefonumun ekranında görüyorum. Kızın yüzünü, gözlerini, bakışını. Kızı öldürenlerin yüzlerini, gözlerini, bakışlarını. Mesajlar okuyorum karanlıkta, gerçekliğinden emin olamadığım, gerçek dışılıklarından şüpheye düşemediğim. Öylesine ülkem yani. Aklın alamadığı, ama bir yandan da ne yaparsa yapsın şaşırtmayan buz gibi bir hissiz kötülük, bembeyaz bir vahşet. Telefonumun ekranına bakarken gözlerim yanıyor bu çiğ beyazlıktan, tüm gün yanmışlardı zaten karın beyazından, dayanamıyor, kapatıyorum. Karabasan gibi, ama bembeyaz bir ağırlık, bir uğultu bu gözlerimdeki.

Uçağımız rötarsız iniyor. Hava durgun. Hava limanı çıkışı cehennem gibi. Sanki her zamankinden daha bir cehennem, daha bir kaos. Başka bir ülkeden ne zaman evine geri dönsen, havalananı binasından çıkar çıkmaz yakana yapışan o acayip yabancılık hissi var yine, evet. Sanki yola çıktığın şehre değil de bir başkasına dönmüşsün gibi. Sanki şehir ve insanları değişmiş gibi, oysa ki aslında yol seni değiştirmişken. Bu defa biraz daha sert ve köşeli geliyor bu değişim. Havada öfke var, tahammülsüzlük var. Her zamanki dozdan biraz fazla. Tamam. Öyle diyorsan.

Bir taksiye biniyorsun, kucağında uyumakta olan bebeğin. Arabayı park ettiğin yere kadar gideceksin sadece, birkaç kilometre. Taksici yakına gideceğini duyunca sinirleniyor, yapışıyor gaza. Kucağında uyumakta olan bebeğin, yüz kırkla giden bir arabadasın, diğer araçları yalayarak geçiyor, kiminin solundan, kiminin sağından. Öndeki aracı otuz santim mesafeden takip ederek yüz kırkla gidiyorsun. Öndeki araba hız kezse, frene şöyle bir dokunsa yapışacak sizinki. Adama bir şey söylesen… Belki daha da sinirlenir, dönüp sana cevap yetiştirmeye kalkar. Belki o zaman bir an boş bulunur ve güm. En iyisi susmak. Susmak. Susmak. Birazdan bitecek zaten. Dişlerimi sıkıp susuyorum. Elim yumruk oluyor. Susuyorum. Kafamda tek bir düşünce. Haydi kaza yap. Haydi kaza yap. Haydi kaza yap. Kaza yap. Kızıma hiçbir şey olmasa bile, sadece çarpışmanın şiddetiyle sarsılıp ağlasa bile, yemin ediyorum tek söz söylemeden ellerimle öldürürüm seni. Belki şu an yatağında uyumakta olan başka bir kızın babası olan seni. Haydi. Kaza yap.

Ne anlamı var. Bunun kötülükten başka, mahvolma isteğinden başka ne anlamı var? Tek bildiğim şu: Ülkeme hoş geldim. Kimsenin kimsenin hayatına saygısının olmadığı. Kimsenin kendisine ve sevdiklerine bile saygısının olmadığı o hissiz, beyaz, büyük uğultuya hoş geldim. Hızlı bir girişle.

Bu hafta zor geçiyor. DD yeni huylar, özellikler geliştiriyor her gün. Kar yüzünden işe gidemediğim bir gün, üç seferinde de ben yatırıyorum yatağına. Elimi tutmadan uykuya dalamıyor. Kimi zaman beş dakika, kimi zaman on beş dakika, bir eliyle baş parmağımı, bir eliyle küçük parmağımı tutmuş, işte o küçük elleriyle, uykuya dalmasını bekliyorum. O dakikalar boyunca onun yüzünden ve ellerinden başka bir yere bakabilmek, ondan başka bir şey düşünebilmek olası değil. Tek düşünebildiğim, her gün bu şekilde uyuyabilse sadece, her gün onar dakikadan otuz dakika, bir ayda işte bu kadar, bir yılda bir ömür… Bir ömür bir çocuğun büyümesi, saf, güzel bir ömür.

Dışarıdan çiğ, bembeyaz, kötülük yüklü bir ışık düşüyor üzerimize, ellerime sarılmış, hani o küçük elleriyle, onun uykuya dalmasını beklerken.

Yorumlar kapalı

DD. Güzel kızım. Ne zaman bize dönüşeceksin?

Bir bebeği izlemek müthiş bir şey. Vaktiyle kaybedilmiş inançların geri kazanımı olası. İnsanlıktan, insanlardan tiksinen 40 yaşındaki birine diyorsun ki mesela, “hadi sen şimdi yine ilkokula başla”. Davranıyor o da bir an boş bulunup, hani yapmaz da, sanki tekrardan, sıfırdan oluşturmaya heveslenir gibi tüm düşüncelerini, inançlarını, yargılarını. Benliğini. Belli belirsiz düşünüyor, bir his geliyor yerleşiyor alttan alttan, “bir yerde, bir zamanda birileri bir şeyi yanlış yapmış” diyor bu his. Birileri bir yerde bir yanlış yapmış ki sokaktaki, işteki, okuldaki, televizyondaki bu kahrolası insan kalabalığı kahrolası olmuş. Yoksa belki de olmazmış… Olmamalıymış.

DD’ye bakıyorum. Bir insan yavrusu. Ama bir insan değil. DD şu anda dünyanın diğer canlılarından, o canlıların yavrularından farksız. Egosu yok. Kompleksleri yok. Hırsları yok. Dünyayı, bir dünyalı gibi, yerlisi gibi, olduğu gibi algılıyor, hiç bir şeyden korkmuyor. Dünya ile arasında yapay algı katmanları yok. Neşeli olduğunda bunu belli ediyor. Nedensiz gülmeleri var. Özgürce gülüyor. Kim ne der diye düşünmeden. Canı sıkıldığında basıyor yaygarayı. Giyinmekten hoşlanmıyor. Çıplak tenine fazlalık istemiyor. Giydirilirken elinin kolunun kendi istemi dışında alıkonulmasından hiç hoşlanmıyor. Pek üşümüyor da aslında. Ama bazen sıcaklıyor üstündeki fazlalıklardan dolayı. DD neyse o. DD’yi görebilirsiniz. Onu görebilmek için ona bakmak yeterli. Henüz bir insan değil. Olamaz da zaten, çünkü ben hiç mutlu bir insan görmedim.

Büyümesini endişeyle izliyorum. Her gün biraz daha büyümüş buluyorum onu akşamları eve döndüğümde. Her gün biraz daha farklı, biraz daha dikkatli bakıyor. Biraz daha uzun gülüyor. Gözlerimin içine bakıyor. Çok da bakamıyor, utanıyor, başka yerlere bakıyor, sonra tekrar bana. Onu güldürmemi bekliyor her bakışında. Beklentileri oluşuyor. Bir gün olacak o bir şey endişelendiriyor beni. Onu bize dönüştürecek olan o “bir şey”.

Ne zaman dönüşecek? Şu anda sahip olduğu dünyayı, dünyalılığı, özgürlüğünü, perdesizliği, mutluluğu ne zaman kaybedecek?

Başka bir bebek onun oyuncağını elinden aldığında mı?

Yoksa o başka bir bebeğin oyuncağını elinden almak istediğinde mi?

Kreşte bir oğlan çocuğu ona “bıyıkların var, seninle evlenmem” dediğinde mi?

İlkokulda bir öğretmen “türkün türkten başka dostu yoktur” dersini işlese?

Sırpsındığı savaşının tarihini öğrense ve sınavda sırpsındığı savaşının tarihinden sorumlu olsa?

Babası bir akşam televizyondaki adama ana avrat küfür etse?

Sokakta bir adam bir kadına ayıp bir laf söylese arkasından?

“Allah her yerdedir, Allah her şeyi görür” dese biri?

Dilenciye pis dese. Sokak köpeğini tekmelese. Ön sıradaki kızın kırmızı çizmesini kıskansa. Bir an önce okula gidip yeni kırmızı çizmelerini göstermek istediği için bu sabah hasta numarası yapmasa. Herkesin alay ettiği, uzak durduğu ve aralarına almadığı çilli ve şişman kız onunla konuşmak için yanına yaklaşsa, diğer herkes onlara bakarken.

Ne zaman bize dönüşeceksin DD?

*

Maleficent filmini izliyordum, hani şu Angelina Jolie’nin oynadığı, block buster. Uyuyan Güzel masalı yani. Bir fikir devşirmek için bazen çok derine veya uzağa bakmaya gerek yok. Her şey ortada duruyor. Stefan’ın Maleficent’e ihaneti. Maleficent’in Setafın’ın kızını lanetlemesi. Stefan iğnelerden uzak dursun diye yeni doğmuş kızını ormana gönderiyor. Ve kız orada tüm insanlardan ve medeniyetten uzak tek başına büyüyor. Ve sonuçta bir insan olmuyor. Ve Maleficent onu çok seviyor.

Yorumlar kapalı

Karşı kıyısı olmayan bir ev

Bir gün mutlaka memleketim Ayvalık’a geri döneceğimi düşünürdüm. Zamanı geldiğinde. O zaman neydi, bilemiyorum. Emeklilik mi? Anlamsız… Böyle bir şey asla olmayacak, bizler memur değiliz, sen de biliyorsun. Kafan asla durmayacak. Bir çözelti gibi çözülüp, bir tabaka tortu gibi dibe döneceğin ve oradan olan biteni izleyeceğin başı sonu belli bir döngü değil hayat. Mutlak değil. Asla çözülmeyecek, asla sakinleştirilemeyeceksin. Bu kavga her zaman devam edecek.

Bak ne oldu mesela. Bir fikir. Bir rahatsızlık. Şimdi şöyle düşünüyorum Ayvalık’la ilgili. Karşı kıyıya baktığımı hayal ediyorum, Midilli’ye baktığımı; Ayvalık’ta yaşasam ve uzun günler ve akşamlar boyu hep öyle karşı kıyıya baksam diyorum. Güneşin karşı kıyıdaki dağlara gömülürken, çocukluğumdan aşina olduğum o çizgileri belirginleştirdiğini gözümün önüne getiriyorum. Dağlar, tepeler, upuzun çizgiler. Hepsi ezberimde. Eskiden, çocukken bir merak vardı. Bir bilme, öğrenme tutkusu. Şimdi ise artık karşı kıyıyı biliyorum. Oradaydım. Gördüm. O dağların, tepelerin eteğindeki köyleri, kasabaları, tarlaları biliyorum. Yemeklerin kokusunu, insanların yüzlerini biliyorum. Ağaçların, otların rengini biliyorum. Bilirken hayal kurmak çok zor.

Bir sınırda yaşamak zor. Hele karşıyı, sınırın öte yanını bilirken. Bu kıyıdayken karşı kıyıyı özlersin. Hatırlarsın. Oradayken de bu kıyıyı özleyecek ve hatırlayacaksın. Sınırların ötesinden bakabildiğin sürece hatırlamalar ve özlemeler olacak. Engeller bu özlemeleri ve hatırlamaları güçlendirecek.

Başka, bambaşka yerlerde, hiç bilmediğim ve asla öğrenmeyeceğim karşı kıyıların ötesinde durmalıyım. Eğer bir noktada artık hayal gücünün kamburundan rahatsızlık duymaya başlamayacaksam elbet. Ya da karşı kıyısı olmayan bir toprakta belki, öylesi daha huzurlu. Araf gibi bir yer, denizin ortasında tek başına bir ada mesela. Düşünsene, Styx’in bile iki kıyısı var. “Karşı kıyı” biraz bilmeyi çağırıyor belki, biraz da ölmeyi. Belki de ikisinin ortak bir yanı var. Sanırım ben tüm çağrışımlardan uzak, biraz yaşamak istiyorum.

Yorumlar kapalı

Kişisel de olsa evet, “bu bir kıyamet”*

Aslında hepimiz 21 Aralık 2012 günü saat 13:11’de ölecek olan bir adamın, Felix’in hayatının anlatıldığı bir filmin figüranlarıydık. Bütün bu tantana onun içindi, Felix için. Bu set onun için kuruldu, senaryo onun için yazıldı. Mayalar Felix’in ölüm tarihini saniyesine kadar hesaplayan bir takvim bulmuşlardı. Sonra Avrupalılar da Mayaları buldular. Herkes bir ara bir yerlerde dini ve kıyameti bulmuştu. Felix için yaptılar bunların hepsini tabi… Bütün insanlığın, tüm evrenin şimdiye kadar yaptığı ne varsa hepsi Felix içindi.

Ama Felix bu uyarıların hiçbirini sezemedi. Tüm bu setin onun için kurulmuş olduğunu anlamadı. Bu evrenin tek amacının kendisi olduğunu asla bilemedi. Tıpkı milyarlarca figüran gibi, bizim gibi yaşadı hayatını. TV’lerden bildirilen “Kıyamet” günü ve saatine o da bizim gibi gülümsemekle yetindi.

21 Aralık 2012 günü saat 13:11’de Felix kalp krizinden öldü. O öldükten sonra film bitti.

Sen, ben ve diğerleri. Biz artık bu terk edilmiş, işlevini yitirmiş setin başıboş ve amaçsız dekorlarıyız. Felix’in ölümüyle anlamsız kaldık. Bundan sonra yapacağımız tek şey yaşlanmak, paslanmak ve çürümek. Biz artık bilinen dünyanın sonundaki amaçsız bir boşlukta, Araf’tayız. Evet. Bu tastamına bir kıyamet.

*Herşey bu denli kişiselken kıyamet farklı mı olacak sandın?

Yorumlar kapalı

Hep bu kısa günler

1975’den beri buralardayım. İlk zamanlarını hatırlıyorum. Ayvalık’taydım. Hastalıklara, yetmezliklere, azlıklara rağmen güzeldi çocuk olmak. Ne yapacağını, elini kolunu nereye koyacağını, hangi sözü söyleyeceğini ve hangi söze inanacağını bilemezdi çocuk. Buna rağmen güzeldi. Belki de bu yüzden güzeldi. Sonra yıllar geçip de bilmişlikler yerini birer birer bilmelere bıraktıklarında giderek azaldı günler.

1993’den beri bu şehirdeyim. Günlerim çok kısa bu şehirde. Bu yüzden çok fazla yazamıyor, derdimi anlatamıyorum sana. Tam kalemi elime alacak gibi oluyorum, bir bakıyorum gün bitmiş. Daha uzun günlerin, daha serin gecelerin, daha uzak yerlerin hayalini kuruyorum.

Yorumlar kapalı

pop on a plane

a simply beautiful pop album i found out on a long Malaysian Airlines flight. opening song

Yorumlar kapalı

Kapak

Bu öykü Mart 2011’de Altzine’de yayınlandı

Sabah saat sekiz civarı kapım çalındı. İrkildim. Kapımı pek öyle kimse çalmazdı. Ancak kapıcı çöpü almaya geldiyse, o da akşam saatlerinde… Veya apartman aidatı toplamaya, yönetici. Aidat günü de değildi bugün. Yattığım yataktan doğrulurken içimde belli belirsiz bir umut canlanır gibi oldu. Yoksa o geri mi dönmüştü?

Yatağımda öylece sersemlemiş kulak kabartırken, bu defa sert çalmaya başladı kapı. Biri kapımı yumrukluyordu. O zaman anladım ki bu o değildi; o kapıyı yumruklamazdı. Olmaz ya bir gün dönse, kapıyı ancak kararsız bir tonda tıklatabilirdi.

Yataktan doğrulup gümbürdeyen kapıya doğru yaklaşırken yüksek tonda ve boğuk bir erkek sesi yükseldi: “Açın kapıyı çabuk! Polis!”. İşte o an buz kestim. Ayaklarım çıplaktı, bir ayağım halıda, hafifçe öne attığım sağ ayağım ise taşa değmişti. O anda ayağımdan kalbime doğru bir soğukluk yükseldi, çok net hissettim bunu. Polisin benimle ne işi olurdu ki? Korkmuştum.

Altı üstü emekli bir arkeoloji profesörüydüm ben. Kimseyle alıp veremediğim olmazdı. Kimseye borcum, kimseden alacağım yoktu. Gürültü yapmaz, nadiren dairemden dışarı çıkardım. Varlığımla yokluğum arasında neredeyse fark yoktu.

Kala kalmıştım, kımıldayamıyordum. Bu belayı bir an önce atlatmak için kapıyı açmak istiyordum, ama cesaretim yoktu. Bundan on yıl önce birçok meslektaşımı polisler birer birer toplarken ben başım belaya girmesin diye hep uzak durmaya çalışmış, hiçbir protestoya katılmamıştım. Aradan çok uzun zaman geçmiş, bu olaylar çoktan unutulmuştu… Veya öyle sanıyordum. Şimdi benim için mi gelmişlerdi yani? Gecikmiş bir tutuklama! Bunca zaman sonra! Peki ama ne yapmıştım?

İçimde sessiz soluksuz, yosun tutmuş bir heykel gibi durma isteği ağır basmaya başlamıştı. Hiç kıpırdamaksızın, soluk bile almadan. On yıl önce nasıl karşı koymaya cesaretim yoktuysa şimdi de bu kapıyı açmaya cesaretim yoktu. Sağ ayağımın altında taş zemin ısınmaktaydı. “Biraz daha beklersem evde yokum sanıp giderler belki” diye umutlanmaya başlamıştım.

Yan daireden açık televizyonun sesi geliyordu. Bunun dışında tek bir ses daha yoktu havada. Spiker heyecanla bir şeyleri peşi peşine söylüyordu. Sözcükleri seçemiyordum, tek seçebildiğim sözcüklerin arasındaki telaştı. Emekli bir muhasebeci olan komşumun daha önce bu kadar yüksek sesle televizyon izlediğini hiç duymamıştım. O da benim gibi her şeyi kuralıyla yapardı. Sonra farkettim ki, üst kattan da aynı telaşlı spiker sesleri, bağırışlar geliyordu. Kulaklarımın arasındaki boşlukta boğuk bir uğultu sallanıyordu.

Seslere kulak kabartmış dururken, kapının ardından az önce bağıran polisin yanındaki birine soru sorduğunu duyar gibi oldum. Ne sordu anlamadım ama cevabı net duyabildim. Bizim mendebur kapıcıydı tiz sesiyle cevabı yapıştıran:

– Yok abi, evdedir nereye gidecek, Haluk Bey evden hiç çıkmaz.

Allahın belası mendebur herif. Kara kuru, kemik suratlı, elleri her zaman pismiş gibi duran, simsiyah gözleri yuvalarında sürekli dönen güvenilmez biriydi bizim kapıcı. Allah var ya, o yüzden aidatı da zaten yönetici kendisi toplardı, bu herife apartmanda kimsenin güveni yoktu. Ben de bir keresinde yandaki dul hanımın dairesini kapı aralığından gözetlerken yakalamıştım. Sesimi çıkarmamıştım o zaman. Güvenilmezdi de, yine de yıllardır bu apartmandaydı, bu apartmanda ölmekte olan biz yaşlılara en az bir akbaba kadar, sadıktı.

Kapı yeniden yumruklanmaya başladı. Birkaç metre uzaktaydım kapıya yalnızca, polisin sesi beynimin içinde zonkladı “AÇIN! POLİS!”.

Yapacak başka bir şeyim kalmamıştı. O kapıyı açacaktım. Yoksa bir rezalet çıkacaktı. Şimdiden dul komşum, alttaki meraklı yaşlı bayan, kim bilir belki de girişte oturan yönetici bile ayaklanmışlardır, kapının ardında merakla bakışmaktalar ve bekliyorlardır belki.

Kaçacak bir yerim yoktu. Polisi evde olmadığıma inandırsam ve şimdi gitmelerini sağlasam bile evdeki seslerimi duyan komşular beni ihbar ederdi; öylesi daha korkunç olacaktı. Polisten kaçacak cesaretim, gidecek başka bir adresim, eşim dostum da yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı. Şimdi olmasa da bugün, en geç yarın yakalanırdım. Tek çarem kapıyı açmak ve teslim olmaktı.

Bu düşüncelerle, ayağımı neredeyse sürüyerek kapıya doğru yaklaştım. Taşın soğuğunu tekrar hatırladım, her adımda içim biraz daha ürperiyordu. Elim kapı kolunun üzerinde, bir an kararsız kaldım ama hayır, başka bir olasılık yoktu.

Kapıyı yavaşça araladım ve baktım. Biri uzun, diğeri kısa, sivil giyimli iki polis, ikisi de bıyıklı ve arkalarında kupkuru suratlı kapıcı. Gözüm ilkin kapıcının suratına takıldı, sanki belli belirsiz bir gülüş, alaycı bir kıvrım dudağının kenarında.

Kısa boylu polis kalın sesiyle hemen sordu: “Haluk Baygın mı?”

“Evet” dedim. Kapıyı yumruklayan da bu polis olmalıydı. Diğer polis dudaklarını endişeyle kemirip elindeki telefonun ekranına bakmaktaydı.

“Bizimle merkeze gelmeniz gerekiyor” dedi kısa boylu olan, bunu derken de kapıyı hafifçe ittirdi. Çekildim. İşte beklediğim sözler: “Bizimle merkeze geleceksiniz.” Bu sözleri bekliyor olsam da yine de duymak başka türlüydü. Polisin hafifçe ittirdiği kapı yavaşça açıldı, açıldı. O açıklıktan, pijamamla eşiğe doğru belli belirsiz bir adım attım. Ben sadece pijamalı bir adamdım, yıllardır bu dairede oturan, sessiz sakin, hırlıya gürlüye karışmayan işte o pijamalı adam. Bunu görmelerini, bir yanlışlık yaptıklarını anlamalarını istiyordum.

“…A-ama neden?” diyebildim sadece. Polis pijamama değil yüzümün ortalık yerine bakıyordu. Ters bir şey söyleyecek “hadisene be, uzatma!” diye bağıracak sandım. Ama öyle olmadı. Yüzünü benden alıp yanındaki arkadaşına baktı. Arkadaşı halen endişeyle elindeki ekrana bakmaktaydı.

Sonra benden yana döndü ve sadece “orada size açıklarlar” dedi. Bunu öyle bir ses tonuyla söylemiş ve gözlerime öyle yorgun bakmıştı ki bundan sonra soracağım soruların onu sadece kızdıracağını hissettim. Söylediğini yapmalıydım.

“Tamam” dedim ama neredeyse kendim bile duyamadım dediğimi, “üzerimi giyinip geliyorum.”

“Gerek yok” dedi polis bıkkın bir ses tonuyla, “defileye gitmiyoruz” . Kapıcıya baktım. İyiden iyiye sırıtmaya başlamıştı artık, akbaba suratı kararmış, burnu sivrilmişti. Utançtan yüzümü ateş basıyor, kulaklarım uğulduyordu.

Olduğum yerde boynu eğik paslı bir çivi gibi durduğumu ve omzunun üstünden ardındaki kapıcıya bakmakta olduğumu fark eden memur üsteledi: “Anahtarını alsan yeter.” Daha fazla utanmak istemiyordum, kapıcının ağzının kenarı bir olta iğnesi gibi etime saplanıyordu. Tarif edemeyeceğim bir sıkıntıyla, ayağımı istemsiz en yakındaki ayakkabıya attım.

Ben önde, polisler arkada, gülen sırtlan ardımızda, merdivenlerden aşağı inmeye koyulduk. Çıplak ayaklarım iskarpinlerin duvarları arasında savunmasız gidip geliyordu, ayakkabılar ayaklarımdan fırlayıp gidecek gibiydi. Aşağı kata inince meraklı dulun kapısı açılacak, polislerin hem de bu kıyafette beni götürdüklerini mutlaka görecekti. Kendimi bu utanca hazırladım. O an neredeyse ayakkabımın sağ teki savrulup gidecekti.

Ama beklediğim olmadı. Kapı açılmamıştı. Dairenin önünden geçerken aynı televizyon uğultusunun seslerini duydum. Yöneticinin kapısı da ben geçerken açılmadı. Çıkardığımız ayak seslerine rağmen kapılar açılmıyordu. Fark ettim ki apartman boşluğunda asılı statik bir uğultu vardı, tüm sıradışı sesler (polisin emekli bir arkeoloji profesörünü apar topar götürürken çıkardığı sesler de dâhil) bu uğultunun içinde boğulmaktaydı.

Apartmandan dışarı çıktığımızda caddede kimsenin olmadığını görüp şaşkına döndüm. Polis aracına binmeden başımı kaldırıp apartmanın camlarına baktım; tüllerin arasında gidişimizi gözetleyen tek bir göz bile yoktu. Kapıcı da dışarı çıkmamıştı, sokak kapısının ardındaki eğilip bükülen iskelet siluetini gördüm sadece. Hava kapalıydı. Arada bir esen ıslak bir rüzgâr yağmurun birazdan düşeceği toprakları kolaçan ediyordu.

Yol boyunca geçtiğimiz caddeler ve sokaklar adeta terk edilmiş gibiydi. Başıboş ağaç diplerini koklaya koklaya dolanan kirli sarı bir köpek gördüm. Bir de takım elbiseli bir adam, elinde evrak çantasına benzer bir çanta acele adımlarla bir yokuştan tırmanıyordu. Evlerin camlarında kıpırtısız duran birkaç gölge de gördüm.

Denizin kıyısındaki polis merkezine vardığımızda yağmur taneleri düşmeye başlamıştı. Merkezin kapısında nöbet tutan hiçbir memurun nöbette olmadığını gördüğümde artık şaşırmadım. Merkezin içi sürekli çalmakta olan telefon sesleriyle örülüydü, ancak telefonlara bakacak hiç kimse yoktu ortalıkta. Neler olmuştu? Neler oluyordu?

Bir anda bu tutuklamanın, merkeze apar topar getirilişimin ilk başta anlam veremediğim, korkutan bilinmezliğinden sıyrıldım. O kadar önemli bir şey vardı ki ortada, benim kadar önemsiz birinin bu anda buraya getirilmiş olmasının benden kaynaklanabilecek bir olasılığı yoktu. Buraya getirilişimin benimle, yapmış olduğum bir suçla ilgili olmadığını hissettim.

Merdivenden iki kat çıktık. Bu katta giriş katındaki kadar çok telefon sesi yoktu, ortalık sessiz sayılırdı. İki yanı beyaz kapılarla dolu karanlık bir koridor boyunca yürüdük. Kapılardan biri açıktı, içeride bir masa etrafında oturmuş fısıltıyla konuşan birkaç polis gördüm.

Koridorun sonunda loş ve geniş bir odaya vardık. Odaya girince bir an ne tarafa doğru gitmem gerektiğini bilemedim. Cam boyunca ayakta duran ve hiç konuşmadan dışarıya bakan yedi-sekiz kadar polis memuru vardı. Biz odaya girince bile dönüp bakmadılar, öylece kıpırtısız duruyorlardı. Beni merkeze getirmiş olan polislerden uzun boylu olanı sağ kolumdan tutarak beni bir köşeye doğru sürükledi. Karşımda masasında oturmuş, takım elbiseli ve iri yapılı, kır saçlı ve kır bıyıklı biri, yanında ayakta duran iki memur, masa üzerine yayılmış bazı kâğıtlara bakıyorlar.

Masanın ardında oturan gözlerini kaldırıp bize bakmadı bile, ama bize doğru seslendi.

– Adamı getirdiniz mi?

– Evet komiserim.
Komiser gözlerini kaldırmadan eliyle gel işareti yaptı. Beni mi çağırıyor, memuru mu anlamadım. Arkamdaki memur omzumdan itekleyince masaya doğru birkaç adım attım. İyice yaklaşmadan da durdum. Çıplak ayaklarım köselelerin içinde terliyordu.

Ben yaklaşınca komiser başını kaldırıp kılıksız halime şöylece bir an baktı. Sonra yine başını önüne eğdi ve “Otur” dedi. Öyle kısık sesle konuşmuştu ki masanın önündeki sandalyeye çekine çekine iliştim. Doğru yapıp yapmadığımı onaylamak ister gibi etrafımdakilere baktım, ama hiç kimse bana bakmıyordu.

Komiser yine kısık bir sesle konuşmaya başladı. Bana mı, bir başkasına mı yoksa kendi kendine mi konuşuyordu belli değildi. Dediklerini anlamak için öne doğru hafifçe eğildim.

– …bize bir arkolojici lazımdı. Memlekette bir tane bile kalmamış. Ancak seni bulabildik koca İstanbul’da. Sen ne diye kaçmadın Türkiye’den?

On yıl önceyi hatırladım. Ne zamandır ne birinden duyduğum ne de kendime sorduğum bir soruydu. Niye kalmıştım sahi burada? Tüm meslektaşlarım, benim gibi arkeolog olan kız arkadaşım bile terk ederlerken ülkeyi, ben nedensiz bir suçluluk ve korku içinde burada kalmıştım. Suçluluk, çünkü meslektaşlarım devleti protesto ederken, hapsedilirken ben buna cesaret edemeden bir kenarda durmuştum. Korku, çünkü çocukluğumdan beri büyüdüğüm, ait olduğum bu topraklardan başka topraklarda yaşamaya, yabancı olmaya cesaretim yoktu. Oysa sonunda ne oldu, kendi yaşamıma bile yabancı oldum.

Devlet üçüncü kalkınma on yılının başlangıcında önemli bir karar almış ve tüm ülkeyi metro ağları ve yeraltı otobanları ile donatmayı hedeflemişti. Ama nereyi kazsalar mutlaka tarihi bir eser, bir çanak, bir kırık heykel, bir antik kent bulunuyor, çalışmalar duruyordu. Başbakan dinimizin putperestliğin karşısında olduğunu, yapılan tüm inşaatların halkın refahı için olduğunu, topraktan çıkan üç-beş parça çanak çömleğin, bütün bu çamurlu ucubelerin insandan daha önemli olmadığını, bu soytarılığa artık izin vermeyeceklerini söylüyordu. Halk da bunu desteklemişti. Arkeoloji gereksiz ve geçersiz bir bilim ilan edildi, üniversitelerdeki arkeoloji bölümleri kapatıldı, kanunlar istendiği biçimde değiştirildi, inşaat çalışmaları sonucunda yeraltından çıkan tüm eserler de ya parçalandı ya da hazine yararına satıldı.

Bütün bunlar yaşanırken meslektaşlarım hapisteydi. Hapse girmeyenler de teker teker kaçtılar ülkeden. Kendisi giderken az mı yalvarmıştı bana Leyla? Ama gitmemiş, kalmıştım. Tarih bu topraklarda yok edilirken bu mahvı çaresizce, kendi acımdan keyif alırcasına izlemiştim.

İşte artık yıllar sonra bu soru bana soruluyordu ve ben hatırlıyordum.

Cevap vermediğimi gören komiser bana doğru bir fotoğraf itti.

– Bunun ne olduğunu biliyor musun?

Fotoğrafa önce masanın üzerindeyken baktım, tam anlayamamıştım ne olduğunu ama bir şeye benzetiyordum. Merakla elime aldım resmi. Karanlık bir mavilik içinde antik bir şekil, suyun içinde ters dönmüş, yarısına kadar suya gömülüydü. Bu şekil… Bu oymalar… Bu yazılar… Resim çok karanlıktı ama detaylar oradaydı.

“Bu bir Likya lahit kapağı” dedim. “Yani mezar kapağı” diyerek de ekledim, Lahit kelimesini bilmemesi olasılığına karşı.

Komiser ilk kez bana doğru başını kaldırdı ve merakla baktı. Verdiğim yanıt onu gerçekten şaşırtmıştı.

– Nasıl kapak? Ne kapağı?

Masanın yanında ayakta duran iki polisin de bana bakmakta olduklarını hissettim.

Resmi komisere gösterip konuşmaya başladım:

– Likyalılar güneybatı Anadolu’da yaşamış eski bir medeniyetti. Daha çok ticaretle ve denizcilikle uğraştılar. Ayrıca ölümden sonra yaşama inanırdılar. Yaşarken kazandıkları altınları ve hazineleri ölüleriyle birlikte gömerlerdi. Bakın mesela bu mezar kapağı aslında ters baktığınızda tekne şeklindedir. Çünkü Likyalıların dinine göre ölümden sonra canlanacaklar ve bu taş kapaklarda, taş gemilerde denizlerde seyahat edeceklerdi.

Komiser boş boş bir bana bir de elimdeki fotoğrafa bakıyordu.

“Resmi ters tutuyorsun,” dedi.

Yağmur camlara vuruyor, vurdukça pıt pıt sesler çıkıyordu. Uzakta gök gümbürdedi.

O anda pencere boyunca dizilmiş dışarı bakan polislere gözüm takıldı.

Denize bakıyorlardı.

Yorum Bırak