İçeriğe geç →

Aylar: Kasım 2005

depeche mode: playing the angel

Aradan dolu dolu dile kolay tam dört sene geçti. Onlar geri döndüler. Hem de ne dönüş. Depeche Mode 25 yılı bulan geçmişine yaraşır ve bu geçmişi özetleyen yeni bir albümle yeniden bizlerle: Playing The Angel. Bu geri dönüş aslında sadece sözün tek anlamıyla, dört yıldır dört gözle yollarını bekleyen hayranlarına kavuşmak için yapılan bir dönüş de değil. Depeche Mode aynı zamanda Violator’dan bu yana hasret kaldığımız köklerine de şimdi biraz daha yakın. Ancak yeni albüm bir Violator değil, onun taklidi de değil. Depeche Mode Violator’dan sonraki 15 yılı aşkın müzikal yolculuğunun birikimiyle ve olgunluğu ile, Violator dönemindeki saf ve içe işleyen anlatımına geri dönüyor.

Ursula K. Le Guin Mülksüzler adlı romanında en büyük yolculuğun geri dönüş yolculuğu olduğunu söyler. Neden? Cevap basit. Neden birikimdir. Geri dönmek yaşama daha olgun, daha geniş bir çerçeveden bakmaktır. Bir macera olarak gidilen yol, hazmedilerek geriye doğru yürünür. Geri dönen kişi o yola artık bütünüyle sahiptir. Gerçekçidir. Albümün adına bakalım: Meleği Oynamak. Violator’ın üzerinden geçen 15 yılık zamanda Depeche Mode çok yol kat etti. 90’ların başında güç kazanan Rock ritmlerini ve gitarlarını kanı kaynatan gospel ezgileri ile Songs of Faith and Devotion albümlerinde birleştirdiler. Ardından gelen Ultra’da ritimden arınarak önceki albümlerinin karanlık özünde ve daha elektronik bir tarz üzerinde yoğunlaşmayı tercih ettiler. Björk’ün prodüktörü Mark Bell imzasını taşıyan son albümleri 2001 tarihli Exciter, Depeche Mode’un bütünüyle elektronik daha deneysel uçlara doğru çiçek açmasını ve aydınlığın göz kamaştıran sınırlarını ölçmesini sağladı. Şu bir gerçek ki grup artık istese de bir melek olamayacak kadar geniş bir vizyon ve müzikal birikime sahip. Bu nedenle Meleği Oynamak ismi bizi şaşırtmamalı. En azından niyet ortada, daha duru olan bir öze, siyah tüylerle kaplı kirli bir melek kostümü içinde geri yürüyebilmek. İtiraf etmek gerekli ki hem geri dönüş yolculuğunda hem de tüm bu birikimi ortaya koymakta, Playing The Angel albümü oldukça başarılı.

Playing The Angel ile ilgili olarak ilk dikkati çeken nokta albümün karanlığı. Bu karanlık aslında Ultra albümündekinden daha yoğun değil. Ancak Playing The Angel’daki şarkıların Violator’dakileri çağrıştıran saflığının üzerine örülen ve ancak ilk single olan Precious ve Lilian gibi parçalarda biraz olsun dağılarak tüm albüm boyunca devamlı belli bir düzeyde kalan bu karanlık, algıda çok yoğun hissediliyor. Öyle ki Martin L. Gore’un söylediği iki şarkı, Macrovision ve Damaged People, sanırım hiçbir Depeche Mode albümünde olmadığı kadar bu albümde Dave Gahan’ın ses rengi ile rahatsız edici bir tezatlığa ulaşıyor. Bu iki şarkı özellikle de Macrovision, gerçekten de harika şarkılar olmakla birlikte Martin L. Gore’un ses renginden dolayı albümün genel ruhuna aykırı ve en zayıf iki parçasını oluşturuyor. Gerçekten de Playing The Angel’ın karanlık atmosferi bu diyarın Dave Gahan’ın vatanı olduğunu söylüyor dinleyenlerine. Şunu da belirtmek gerek ki solo albümü Paper Monsters’da besteci olarak da karşımıza çıkan Gahan, bu albümde de üç bestesi ile iyice kök salmış durumda. Bu şarkılar, Suffer Well, I Want It All ve Nothing’s Impossible’dan hiçbiri albümün L.Gore imzalı genel havasına ters düşmüyor.

Albümdeki genel karanlık havanın tutturulmasında faydalanılan formülü, özellikle açılış parçası A Pain That I’m Used To, Suffer Well ve The Siner In Me gibi parçalardaki kakafonik bölümlerde en yoğun biçimde hissedilen bir ölçek endüstriyel müzik etkisinin bir ölçek Massive Attack tadındaki ritmik trip-hop karanlığı ile birleştirilmesi biçiminde özetleyebiliriz. Gahan’ın vokaline eşlik ettiği sürece bu bileşimin karanlığı, insaflı ve alışılagelen klasik bir Depeche Mode çizgisinde, Gahan’ın sesinde tutunuyor. Ancak ne zaman ki Gahan susuyor ve dinleyici parçaların bütünüyle synth ve acımasız gitar soloları ile tırmanıp evrildiği eşikle baş başa kalıyor, işte o zaman karanlık dinleyenin üzerine çöküveriyor. Özellikle The Siner In Me’nin sonunda bu etki oldukça yoğun biçimde hissedilebiliyor. Down tempo yapıdaki böylesi bir durağan karanlıkta doğrusu Gahan’ın ses rengi bile bir kurtarıcı gibi gelebiliyor.

Albümdeki parçaların hemen hepsinin Violator ve öncesi dönemi Depeche Mode parçalarında bir yansımasını bulabilmek mümkün. Örneğin up-tempo John The Revelator’u Master and Servant’a, Precious’u Enjoy The Silence gibi klasik bir Depeche şarkısına benzetebileceğimiz gibi. Ama albümde bir parça var ki doğrusu bir karşılığını bulabilmek çok kolay değil: Nothing’s Impossible. İlk birkaç dinleyişte daha iddalı diğer parçalar arasında gizlenen Gahan imzalı bu şarkı dinledikçe büyümeye başlayanlardan. Parçanın melodik kurgusunun olgunluğuna ve dikkat çekmeyen akışkanlığına ek olarak Gahan’ın şarkının sözlerine son derece tezat oluşturan alışılmışın dışındaki ölgün söyleyiş tarzı şarkıyı ilk dinleyişlerde sislerin arkasına gizliyor biraz: “Bu gece yıldızlar bile daha parlak parlıyor / Hiçbirşey imkansız değil / Hala ilk görüşte aşka inanıyorum / Hiçbirşey imkansız değil”. Bu şarkıyı her dinlediğimde gözümün önüne hayali, kendi kafamda çektiğim videosunu getiriyorum. Bir ev robotu güzel sahibesine aşık oluyor. Gahan’ın ölgün söyleyiş tarzı, sözler ve hayalimdeki bu vizyon birleştiğinde şarkı gerçekten mükemmelleşiyor ve tekrar tekrar dinlenecek bir yoğunluğa kavuşuyor. Doğrusu bu hayali videoyu o kadar benimsedim ki, olur da bu parça için bir klip çekerlerse ve konu böyle olmazsa sanırım hayal kırıklığı yaşayacağım…

Playing The Angel, Depeche Mode’un Violator dönemi daha saf ve yoğun halini özleyenler için grubun Violator’dan sonraki birikimini de içinde barındıran önerisi. Eğer 90’ların başındaki, Depeche Mode’u da etkileyen rock tufanı hiç yaşanmamış olsaydı, grup Violator’dan sonra Songs Of Faith And Devotion yerine bu albümü yapmış olabilirdi. Belki elektronik sounddaki minimalizme karşılık kullanılan karmaşık programlama ilk dinleyişlerde bizi biraz zorlardı ama şarkıların melodik yapılarının Violator’daki şarkılara olan benzerliği ve albümün genel karanlığının çok iyi tutturulan tonu bu duruma da kolayca alışmamızı sağlardı. Son bir öneri: Eğer albümden çıkan ilk single Precious tarzında bir albüm bekliyorsanız çok da yanılıyor sayılmazsınız, tek bir şartla: Beklediğinizden daha karanlık bir atmosfer için hazırlıklı olun.

Yorumlar kapalı