İçeriğe geç →

Aylar: Ocak 2006

İyi bir fikir dinlemek ister misiniz? Birilerinin “vahşi” bir fikri var…

İyi fikir nedir? Tümüyle orijinal, hiç denenmemiş olanı bulup ortaya çıkarmak mı? Yoksa orijinal ve ama denenerek başarısı kanıtlanmış fikirleri bir araya getirip hiç içilmemiş bir kokteyl hazırlamak mı? Eğer birincisini istiyorsanız üzgünüz, istediğiniz içki barımızda kalmadı. Ne bekliyordunuz ki? Biz içine doğduğumuz anda tarih çoktan ölmüş ve küçük bir hap kapsülünde ehlileştirilmişti zaten. Tüm orijinal fikirler ve sek içkiler vaktiyle etiketlenip, bilgi denen o kapsülün içindeki ilaç zerreleri gibi yutulmuştu. Bilginin laneti aziz dostlarım, yürüdüğümüz yolu yavanlaştırırken, bizleri tarihin çoktan yazılıp bittiğine ikna etmeye çalışıyor. Burnumuzda kokusu olsa dahi, mürekkebin çoktan kuruduğuna, tüm yolların zamanında denendiğine, geriye bulunacak hiçbir orijinal fikrin kalmadığına inanıyoruz. İnanıyoruz, çünkü biliyoruz. Lanetimiz olan bilgi, aynı zamanda en büyük sermayemiz. Bu sermaye, elle tutulamayan “soyut” bir kavram olduğu için de bizler aidiyetsiz, havadan daha hafifiz. Tarihin satırları arasında dolaşıp, onu yazamadan okuyup, kurumuş mürekkebin kokusu gibi, hafif bir rüzgarda hayalet misali salınıyoruz. Bu durumda öldüğümüzü bile kanıtlamamız gerekiyor… Tabi gerçekten iyi ve orijinal bir ölüm marşı bulabilirsek.

Wilderness, post modern insan ve o insanın çağının yaşanmış ya da yaşanacak ölümü üzerine müzik yapan bir hayalet kokteyl grubu. “Yaşanmış ya da yaşanacak” diyorum çünkü tarihin şu an itibariyle dışındayız. Kokteyl dememin sebebi ise, Wilderness’in “iyi fikrinin” tarih yaprakları arasındaki sek ve katıksız iyi fikirlerin bir derlemesi olması. Bas tonlar arasına gizlenmiş bir ölçek Ian Curtis şiirselliği ve ümitsizliği, ritmin kalbine çöreklenen açık sözlü Joy Division davulları, The Cure’un erken dönem bas çizgisi, post-rock karakteristiği taşıyan, hatta belki zaman zaman Coldplay! naifliği ve melodik hassasiyetindeki gitarlar ile birleşiyor ve ortaya Wilderness’ın henüz tadına bakılmamış kokteyli çıkıyor.

Grubun adının da kokteylin içindeki en etkin madde olan Joy Division’ın Unknown Pleasures albümündeki Wilderness adlı parçadan alındığı düşünülebilir. Durun ama, tadına bir daha bakalım… Albümün adı da Wilderness. Ee, ne var ki bunda demeyin. Evet Wilderness grubun ilk albümü ve ilk albümlere grubun adının verilmesi adettendir ne de olsa. Ama öyle değil. Albümün kendi içinde bütün, başladığı noktada son bulan kapalı bir çember kurgusunda, ismine uygun bir de söylemi var. Wilderness, içindeki şarkıların küçük öyküler gibi birbirini mantıksal bir çizgide takip ettiği bir anlatıda, modernitenin sonunu ve vahşetin basitliğinin hükmüne terk edilmiş bir dünyayı aktarıyor. Grubun adıyla başlayan bu anlatı yine grubun adında son buluyor. Bu müzikten öte, bir öneri, bir propaganda, bir söylem. Grubun uzun yılları kapsayan, söylemin özü üzerine yoğunlaştırılmış mükemmeliyetçi çalışmasının son noktası. Bu, daha çok bir proje. Bu grup büyük ihtimalle bundan sonra bir ikinci albüm daha yapmayacaktır, yapsa bile ikinci albümlerinin kapağındaki albümün adı değil, bizzat gruplarının adı Wilderness olmayacaktır.

Peki Wilderness modernitenin ölümünü ve vahşetin krallığını nasıl anlatıyor? Müzik, bizi saran havayı dalgalandıran bir atmosfer olayıdır. Müzik dinlediğinizde yağmur ya da kar yağmaz belki ama müzik, özüne sıkıştırılmış duyguyu ve atmosferi beraberinde getirir. Wilderness’in müziği için söylenebilecek en doğru şey, onun ormanı ve onun atmosferini getiriyor oluşu. Bu ormanın müziği. Ormanın gece, ay ışığı altındaki müziği. Onu gece yarısı küçük tıknaz ağaççıklar gibi yerleştirdiğiniz bir hoparlör düzeneği eşliğinde bir ormanda son ses dinleyebilirsiniz. Ya da kolayı öyle yaptığınızı hayal edebilirsiniz ve orman odanıza gelir. Bu pastoralliğe rağmen sanmayın ki bu kolay içimli bir kokteyl. Onun içinde sürekli burnunuza ya da gözünüze giren bir şemsiye çubuğu var. O çubuğun adı James Johnson ve Wilderness’ın vokalisti.

Vokal Sadece Bir Enstrümandır
James Johnson’un tarzı, kimbilir, belki söyleyiş tarzı ya da başka bir deyişle çevreye rahatsızlık verme kapasitesi anlamında Public Image Ltd’den John Lydon’a, British Sea Power vokalisti Yan’e, hatta David Bryne’a benzetilebilir. Ama kim ne derse desin inanmayın. Bu adamların hepsi, ister inanın ister inanmayın şarkı söylüyorlar. Wilderness’ın vokalisti Johnson ise şarkı söylemiyor. Jonhson yüksek sesle bir bildiri okuyor, durduğu kürsüden bir propaganda konuşması yapıyor. Sadece müzik o kadar melodik ve baskın olan davul ritmi nedeniyle o kadar aralıklı ki, aralara serpiştirdiği konuşmalarındaki sus ve konuşları incelikle ayarlayan ve bir şekilde müziğe uyduran bu adamı şarkı söylüyor zannediyoruz. Vokaller, kızılderili ağıtlarındakilerden farksız; anlamsız ve tuhaf biçimde melodik. Adamın söylediklerinin tek kelimesi bile anlaşılmıyor. O, paçavralar içindeki kalabalık bir post apokaliptik topluluğa, belki de ay ışığında açıklık bir noktada toplanmış orman sakinlerine mikrofonsuz bir kürsüden hararetli bir konuşma yapıyor. Hitler gibi elini kolunu sallıyor da olabilir ama Hitler gibi mağrur değil. Yenilmiş, yenilgiye mahkum, yer altında gizlenen bir ulusa umutsuzca cesaret vermeye çalışıyor. Yer altında kalmaya mahkum, deforme ve unutulmuş, gelecekteki post apokaliptik bir İngilizce lehçesiyle konuşuyor. Sürekli olarak tekrar eden kelimeler ve haykırışlar, bunun bir propaganda konuşması olduğunu doğrular gibi. Bu tarz, bu söyleyiş tarzı o kadar rahatsız edici ki işte Wilderness’ın başarılı girdileri toparlayan bir kokteyl grubu olmanın ötesine geçtiğini bu vokali dinlerken anlıyorsunuz. Wilderness bir araya getirdiği Joy Division, PIL, The Cure, Post Rock sentezini işte bu noktada aşıyor, bunların toplamlarının ötesine geçiyor ve vahşetin basitliğinde bir orijinallik tadı vermeye başlıyor. Ancak albümü birkaç kez dinledikten sonra Johnson’ın vokaline alışabiliyor ve yavaşça şunu fark ediyorsunuz: Vokal, sadece bir enstrümandır. Sözleri unutun, sözlerdeki söylemi, kelimelerdeki duyguyu unutun. Kelimeleri dinlemeyi, heceleri algılamayı, öğrenmeyi, söz seviyesinde bilgiyi, alışkanlıklarınızı unutun. Vokal sadece vahşi bir enstrümandır ve Wilderness’ın söylemi sözler seviyesinde değil, daha derinde, daha bütüncül olan ve atmosferi yaratan müziktedir. İşte sözün ve bilginin ölümü ve işte modernitenin sonundaki vahşetin başlangıcı.

Vokalin yalnızca bir enstrüman olarak öne sürülüşü elbette yeni bir tez değil. Bu tez, post-rock akımın başlangıcı ile yaşıt sayılır. Mogwai, Godspeed You Black Emperor gibi bilindik post-rock grupları vokali hiç kullanmamayı ya da içsel konuşmalar biçiminde müziğe yedirmeyi tercih edenler. İzlandalı post-rock topluluğu Sigur Ros ise ilk albümlerinde kendi dillerinde telaffuz ettikleri vokallerinin anlaşılmazlığı yetmemiş olacak ki son iki albümlerini Hoplandik adını verdikleri var olmayan uydurma bir dille kayıt ettiler. Bu durumda Wilderness’ı da beslendiği post-punk sentezine ve şarkılarının kısalığına rağmen, söylemi ve müziğinin beslendiği kaynakların toplamından fazla olan bütünü itibarıyla, bir post-rock grubu olarak ele almamız doğru olacaktır.

Wilderness’ın söylemi çok açık ve duru. Marginal Overs (Biz kıyıda kalanlarız) ile açılan albüm, Arkless (Sığınaksız) ile devam ederken dinleyiciyi müziğinin apokaliptik vahşi ve saf doğasına, paçavralar içindeki öksüz bir topluluğa katılmaya davet ediyor. End of Freedom (Özgürlüğün Sonu), Sigur Ros’un melodik hipnozuna benzer biçimde etki yaratıyor ve bize geldiğimiz yeri gösteriyor. Albümdeki tek uzun sayılabilecek olan parça Post Plethoric Rhetoric (Bolluk Sonrası Dönem Sözbilimi) yine albümün geneline hakim olan saf ve çiğ davul ritimleri üzerine başlayan, ancak sonra Coldplay vari bile denebilecek basitlik ve melodikliğe sahip gitarlar üzerinde akarak ilerleyen bir konuşma metni. Shepherd In Sheeps Clothing (Koyun postunda bir çoban) de ise vokalist susuyor ve orman sakinlerinin kakafonisini duyuyor ve görüyoruz, yani koyunları, ama bir ağıldaki değil, ormandaki koyunları. Albüm, Fly Further To See (Görebilmek için daha uzağa uç) dedikten ve Say Can You See (Görebiliyor musun söyle) diye de teyit ettikten sonra zehrimizi akıtan ve bizi yeni bir dinleyiş için hipnotize eden uzun ve geleceğe uzanan bir piyano kapanışı ile bitiyor.

Aklıselim bir dinleyicinin Wilderness’ı çok sevmesi, onu tekrar tekrar dinlemesi hatta ve hatta bir çılgınlık yapıp albümün içinden seçtiği bir parçayı karışıklarına katması ya da ev partisinde çalması pek muhtemel görünmüyor. Bu daha çok, “ah ne kadar ilginç” deyip sonra da “ya bu adamlar ne diyordu” deyinceye kadar bir köşede unutacağınız albenisi olmayan bir müzik. Buna rağmen bir karakteri ve söylemi var. Kimbilir, tarihin aslında ölmediğini, aslında ölenin sadece bizler olduğumuzu, tarihin her an yazılmaya devam ettiğini anlayacağımız, bilginin beğeniye hükmeden lanetinin hafifleyeceği bir gelecekte Wilderness ve söylemi, öngörüsünün keskinliği ölçüsünde kendine tarihte ufak da olsa bir yer bulacaktır.

Wilderness – “Wilderness”
Jagjaguwar 2005

Yorumlar kapalı