İçeriğe geç →

Aylar: Nisan 2006

Sinir Bozucu Bir Yunanlının Huzur Apartmanındaki Son Üç Günü

SİNİR BOZUCU BİR YUNANLININ HUZUR APARTMANINDAKİ SON ÜÇ GÜNÜ

Ey insansoyu! Şimdi uyan da bir çalıp bir çalmayan şu telefonun çağrısına bir tıkaç tak. Bir silahım olsaydı öldürürdüm seni. Konuşmazdım ama. Konuşmalar hep eksiltici benden, benden. Benden sana eksiltici. Alaycı devinişleri bu solucanın, yapışkan konuşmalarda silinmez pasparlak günışımı izler bırakarak eksiltmekte özsıvımı ve sanki kütlemi. O yüzden konuşmadım. Sustum ve konuşmayacağım. Ama bir silahım olsa çıkarır ve öldürürdüm seni. Silahlar bunun için oysa. Çokça aldanışlarda izlediğinin aksine, konuşacak bir boşluk, bir perde, tozlu bir dershane sırasında kan kokan işitmeler yaratmak için değil öldürmek için kullanılırlar. Yüzyıl savaşları. İnsan yüzyılda kaç kişiyi öldürebilir ki? Yanıt veriyorum öğretmenim: tümünü, hepsini, topunu, sillesini ve feleğin. Ama bak hala var, varlar, varız, imparatorlukların azametli padişahlarının festane ve kesleğen ağaçalılıklarının nemli gölgelerinde kokulu kıpraşan kalabalıklar. Yeni, yepyeni savaşların naralarını fısıtıyla haykıran umuda dair hücrelerinde hapsolmaktalar. Bitmez, tükenmez savaşlar, insanlığın tükenmez uzun Pazar kahvaltıları. Fakat işte, yorulmak bitmez bu kabustan bu rüyadan uyanmışım ve diyorum ki benim bir silahım olsa, çarıklı atalarımın aksine çeker ve öldürmek için vururdum sana. Kıskanmayın lütfen. Sana ve ona. Ne parayla ne de sıra. Ve diğerine. Nefret edilesi kalabalıkları yaratan ve yokeden beynimizdeki akıntılar. Golfstream, sıcak tuz kokulu, kemikleri ısıtan bir golfstream, bambaşka coğrafyalardan, insansız bir deniz çölünün umutsuz yalnızlığını getirir bana.

Bunu aydınlanan zihnin baştan çıkışı, Antonious’u olarak görme ve hatta hiç görme öylece köpkör herzaman kesmez işsiz güçsüz bir bıçak kenarı olarak tırmalamaya devam et sonsuz tarlaları. O kutsal disiplinin ve işlerliğinin temelinde kesmezliğin var. Benim aydınlanışım, o karanlıktaki karanlığın ruhudur. Biçemler biçimi dişsiz bir süpermen. Asla görünmeyen, aydınlığın kararttığı modern gözlerin, güneşe duyarsız lamlarında, bir bilyonda bir haritadaki en küçük taşlığı gören o gözlerin(in) ecazeti. Asla göremeyeceğin ve sadece o da en fazla görmeden, meksizin bekleyebileceğin karanlığın aydınlığı. İşte senin ölümün. Bu senin karşıtlığın. Ey dualist ve deist güçleri yaşamın; işte şimdi şu an, tek bir an ihsan eder gerçeği ki o da yaşamın tersi, üzerinde at sineklerinin gezindiği ve tüm güdük bilginin ve deneyimin sığ sularında debelenen leziz kurtların kaynaştığı ölümün. Senin.

Müjdeler olsun ki tanrına bu kipler ne seni ne de beni bağlayıcı değil. Evet ölümün senin dinin ama sen ateistsin biliyorsun. Hepsen, heptenbiri dinsiz. Onu ancak bilirsin ki bir tanrı seni umursamaz ama beklemekte. Seni o varetmedi, yok. Sen bir yan etkisin, bir parazit. Neyse ki o var, büyük tanrı “ismilazımdeğilus” ve o seni beklemede usun bir köşesinde eğreti tabure üstü içgüveysi. Unutabilirsin her zaman, ateizmin tapınaklarında kara kaplı, bol lügatlı kurbanlar kesebilir ve hala inan(ma)maya devam edebilirsin. Ama oh! Ki ne! İşte gerçekten affedici ve her zaman okşayıcı, engin bir deniz, karanlık sular gibi konuksever, eşitlikçi, sabırlı bir tanrı orada. Leş kokan ve kokuşan ölümünün dayanılmaz burun kıran agresifliğine aldırış etmeyen. Konuksever. Ölümüne sevecen.

Ve ben sanma ki bir mesih gibi mesajla dolu, seni tanrıyla yan yana örtecek ulu ekose bir battaniye vaat etmekteyim. Yok yok. Ben en fazla, o da kendime ben olmaktan ibaret torpil geçtiğim için aha işte kara kanlı bir imame taşıyım döngünün. Beni ikinci kez gördüğünde diyorum ki çoktan sayılmış olacaksın bir Cyclops’un koyun pisliği kokulu ellerinde. Ve o eller ki, senin bir koyun, aptal pulları 25 kuruşluk bir balık olduğuna karar verecek ki iadeli taahütlü balçık gölüne geri dönen.

Ah binmisli ve bir, büyük büsbüyük tütün kokan baba parmaklarınla, pembe ve yeşil akciğer kanseri tanrım. Şu şıkırdayan taşların konserinin ortalık yerinde sıkıntıdan ölecek denli öksürerek kanserden ölecek bir “O”, bir “öteki”, bir imame taşına dönüştürmek için neden seçtim ki senin ellerinden kendimi? Babamın oğlu olmaktan denli günah ben sana ne yaptım? Evet bir de anam vardı bu doğru. Bunu sana söylemedim şimdiye kadar biliyorum oysa sen tanrısın ve bilirsin herşeyi ama ne bileyim söylemedim, söyleyemedim utandım benimin kabarık borç defterinden. Ah unutulası, ama genetik Truva atı elden gelmez önlenemez aldanışımdan dolayı unutulamayacak olan asla, tanrısal adağım, anam. O ki bir bakire olarak doğduğu bir ışığa benzer ölgün bir ışıkta tırnakaraları kirli bir bakire olarak ayrılacak bu dünyadan. Aradan geçen işte bu zaman dilimi, onun kanıtının ve varoluşunu doğrular nitelikte, benim aksime, benden hareketle. Olacak. Ve oldu evet işte tamam artık kabul ediyorum hepsini hep oldu ve kanıtlarını saçtı dünyaya senin tanrım ve diğer insanlar ve bir de tabi karıncalar ve tekmil börtüböcek için, sehpaların ve masaların altına ve gizil köşelerine koltukların sürmek suretiyle şifreli sümüğünü ki o yeşilin anaç tonu ondan başkasına ait olamaz. Onun sümük yeşili kraliçeliğinin kurumuş, gargoyle’ler gibi tehditkar ve kanatlarıyla anaç sınırları işte. Ve bu evin, kraliçeliğinin mutfak tezgahlarının çıkıntılarından geçen sınırların fayans soğukluğundaki ürpertileriyle iştahsız, ve hayatını varoluşunu kanıtlamaya adamış bir ananın gözden düşürücü yarı zamanlı sevgisiyle donanmış kupkuru mutsuz prensleri. Sen, bu paragrafın başından beri, evebeynlerimin seni öldürmek istememle ilişiğini kuramaz okur. İşte katilin budur. Kupkuru bir ruh ve bedende, sevgisi ve nefreti kurumuş sümük totemleri arasına sıkışmış, indirgenmiş kupkuru bir prensim, ne kadar da asil. Yer açın! Yer açın çabuk! Hamletiniz geldi işte. Ben, atalarımın dörtduvarlarının, yaşamlarının ve ölümlerinin öksüz güncesiyim, adı sanı bilinmez bu yazarların tek ve en yakın, fakat sadık olmayan okuyucusu. Ve okuyucusu eninde sonunda, bundan öte bir yaratış gücü olmayan, yaratılmış olan, olmuş ve ölmüş olanların tozduman isteklerinin, lanet ve nefretlerinin toplamı olan. Ahhhhh, yok mu beni bu demode, taşakburan, kan duraksatan daracık Hamlet giysilerinin boyunduruğundan sıyıracak bir güç? Bir tek sen tanrım ki bekleyen uzak sadık ölümümsün, tatminsiz. Beklenmek zorunda olunan mı? İlla ki gelecek olan mı? Gelmek zorunda mı? HA? Un boligrafo. HA! Dilerim ki kalemim çıkarsın seni ininden. Tehditle ve zorla değil ama dumanla değil. Kıskandırarak içimdeki iyinin ve güzelin, özlemin ölümüne şahitlik etttirerek ve kıskandırarak yine böylesi büyük ve torunlaraanlatılasıironik ulucan bir ölümledir epik. Koyverilesi denli davetkar, dileyen herkese oturup dinleneceği bir koltuk ve bir tas şap sunacak kadar geniş olan. Cennetin kapıları kadar geniş olduğu halde bürokratik bir seçicilikle algıda daraltılmamış olan. O kapı ki, kapının kendisinden daha güzel bir vaatle ışıldar: “You’ll never walk alone”. Ve bunu söylemek istemiyorum ama söylüyorum işte, zorundayım “Anaç” olan. Bana, sana, ona ve diğerlerine kalemin zehrinde ölümü getirecek olan iki perdelik anaç güldürü: Ruhumun (bütüncül) ölümü. Nadasa değil, düpedüz kuraklığa yükümlü ruhun, öylece ötenastik alçakgönüllü son arzusu. Ama öyle güzel ve kusursuz olsun ki, Hulusi Kentmen suretinde bir celladın son arzu sorusunun sınırsızlığı ve ılık baba kucağı çekinmezliğinde o denli güzel ve boyutsuz olsun ki mutlak ölümümü de ininden çıkarıp beraberinde dansa getirsin, benim ve bir türlü kurtulamadığım göbek bağlarıyla yapışkan bir örümcek ağına dönüşen insansoyunun. Hepiniz ölün. Hepiniz geberin. Çünkü ben, sizin kanıtınız olan ben bugün ölüyorum. Ben bugün hepinizi öldürüyorum.

28 Ağustos 2004
Lanetli kule

***

29 Ağustos alışveriş listesi

Bir paket makarna
Bir kutu salça
Balyoz
Bir şişe kırmızı şarap

Tarifi:
Monitör, televizyon, telefon ve tekmil çipil alet edavat balyozla paramparça edilecek ve parçaların üzerine şarap dökmek suretiyle tanrılara adanacak. Telefonun parçaları itinayla ayrılarak cüceye takdim edilecek. Makarna ve salçayla kişisel mevzum var.

***

Zafer

Sevilenin son günü. Ca’nım İstanbul. Bugün biraz, azıcık daha erken kalkabilseydin, uykudan boşverip onu görebilecektin evinin balkonunda elinde balyoz unufak ediyor rüyaları rüyavari. Nefretin ödün vermez, ödenmemiş taksitlere aldırış etmez güdümsüz şafağıdır. Ay ay! Öylesine soğuk ve ayaz bir şafak ki, nefesi ve izleyen bizlerin nefesleri şu an şimdi birer buhardan. Borç üstüne borç, darbe üstüne darbe. Ne kadar da geç dönem Goyavari bir maskelemesi sabahın. Mikroskopla görülebilen ancak o küçük çiplerin, tüplerin, dokungaçları kabloların, ve dirençsiz mikanın plastiğinin çatırtıları üzerine inen boğaz manzaralı amansız darbelerin, kırılan ekranların boğuk ve tok şıngırtısının yankısız-faydasız ağırbaşlı feryatları. O darbelerin odağındaki ağır demirden büsbüyük ölümcül başının bu balyozun, ağır kütlesel çekim alanında kanlı elektronik parçacıkları dolanır, Satürn’ün çevresindeki astroidler misali darmadağın, yitik zamanın ve tarih öncesi işlevlerin faydasız anılarıyla. Şimdi! Bir daha! Vur ona, onlara! Dağılıp yok olan, velveleci, riyakar ve dalkavuk, tüm bu kuru karınlı elektronik başaklarını öğüten ezen bu balyoz bile güvenilir bir can yoldaşı değildir. Ödünç bir savaşın ödünç silahı olası. Henüz taksitleri yeni (dün) başlamış genç ve toy bir balyoz. Fakat yine de sırtında tarihsel bir anlam, bir yokediş büyüsünün anlamıyla ağır ve oturaklı bir duruşu var. Yine de, tüm bu elektronik ceset yığınının İstanbul’un bilmemne çöplüğünde dilsiz kalacağı birgün yada bir modern zamanlar heykeltraşının dokunuşlarında suçlayıcı bir parmak oluvereceği bir zaman sonra bile, işte o zaman bile, bu sabah cinayetinin kitabetini tutan silinmeye yüz tutmuş mezaryazılarının bulanıklığında bile, taksitleri bitmek üzere olan bir balyoz olacak. O da en fazla. Yoksa, o insan eline ait değil. O yabancı bir tanrıdan, kimbilir Thor’dan sana ödünçtür, taksitle verilen bir anı, ne kadar ödersen öde sahip olamayacağın bir alamet-i farikası tanrıların yokedici güçlerinin bohçasının….derken ve tam konuyu bağlamak üzereyken kapı çalıyor sabah sabah. Kimdir? Sabah körü münesabetsizleri körler ülkesinden üç nokta altalta. Kim olacak işte, alttaki komşudur, ya da onun altı, ve altı, ve daha da altı, en büyük altı, o denli altı ki burdan Hades’e kadar. Öyleyse işi çabuk tutmak gerek birkaç çabuk tarafından öldürücü, zevkselden ziyade işlevsel darbe peşipeşisıra can çekişen, kablo uzuvlarıyla boşluğu döven elektronikçiklerin üzerine ki iki yıl değil sonsuz apansız bir okul tatili! Kapıyı açmayacak nasıl olsa, neden, neden saçma ve önceden belli formalite konuşmalar yapmak? Bir senaryonun hapsinde hey allahım; teamülden ömür boyu. Efendi efendi nedir bu gürültü sabahın bu kör saatinde. Vallah polis çağıracağım. Ah sevgili altkomşum siz miydiniz ve siz tabi onun altı ve sizi nasıl unutabilirim onun da altı, nasıl Styx akıyor mu hala, tarlalar sulanıyor mu, başaklar var mı büyüyen. Ne saçmalıyosun lan. Vallah deli bu herif. Yok canım deli değilim, yalnız sakar sıklıkla. Küçük bir kaza oldu da düşürüverdim eldeavuçtakini ve masadakini, raftakini, duvardakini. Sabah sabah rahatsız ettim topunuzu, topunuzun allah günahlarımı affettirsin topum kaçtı deyu bahçenize. İstemsiz bir kaza işte heyhat, balyozum da o sırada okşamak istemesin mi sırtlarını bu küçük sırtlanların. Fakat yooo, lütfen polis çağırmayınız ki meşgul etmeyiniz bu yılmaz neferlerini çok ciddi bir cumhuriyetin önemsiz sabahın körü kör kazalarıyla. Değil mi efendim. Uyku nedir, sabah nedir bilmez teröristleri var, anarşistleri var. Dekaplisti var bir de yeni çıktı allahın cezaları Aralık soğuğu kadar sinsi, ayhh. Varoğlu var. Bir de ben var olmayayım. Bakın yok oluyorum sizin gibi. Vardım… Ah işte artık yokum. Ses-siz-lik. (Sabah-ı şerifleriniz hayırlı olsun).

Yorumlar kapalı