İçeriğe geç →

Aylar: Mayıs 2007

müziğin öldüğü gün

Siz ey dünyanın çok konuşan insanları. Neden bu kadar çok konuştuğunuzu merak ettiniz mi hiç son zamanlarda? Ve neden gittikçe daha çok konuştuğunuzu? Oksijensiz ve sürtünmesiz bir ortamda ağızlarınızı açıp kapatıyorsunuz ve ağzınızı açtığınız ilk ivmeden başlayarak o gelmeyecek sona kadar hiç aksamadan, hiçbir kucakta ve kulakta duralamadan ve giderek artan bir hızla ağızlarınızı açıp kapatıyorsunuz. Ekranda takılı kalmış oynak bir çizgi film karesi gibi görüntünüz. Konuşuyorsunuz, çünkü her şey çok sessiz. Çıt çıkmıyor çünkü ve siz korkuyorsunuz ve sürekli, hiç durmadan, ne olduğu önemli değil; konuşuyorsunuz. Çünkü sessizlik sizi korkutuyor. Sessizlik istemiyorsunuz.

Birisi vaktiyle güzel bir yalan söylemiş size, hepiniz kanmışsınız. Güzel olan her şeyin sözlerle tanımlanabileceğini ve dolayısıyla söze bağımlı olduğunu söylemişler, inanmışsınız. Anlamı, kestirmeden bulunacak, herkesin az çabayla edinebileceği, tehlike anında camı kırıp alabileceği, öğrenilebilecek bir halt sanmışsınız. Gerçekten mi? Aslında, sözleri biz ancak ağıt yakmak için kullanabiliriz. Sözler her zaman çok yavaştılar; bırakın anlama yaklaşmayı, o kadar yavaşlar ki ancak sessiz bir ortamda hareket edebiliyorlar. Buna rağmen yine de sözsüzlüğün hızına yetişemiyorlar, rafları silme dolduran sözlükler dolusu yakıta rağmen. Sözleri ancak ağıt yakmak için kullanırız; çünkü yavaş olan ve yaşamın hızına yetişemeyen her unsur birer ağıt yakıcıdır, birer mezar kazıcıdır, merhumu iyi bilirizdir, kuru bir teşekkürdür, içinde hiç fotoğraf olmayan fotoğraf albümlerindeki rengi henüz ağarmamış ve kurumuş fotoğraf birikintilerinin öksüz boşluklarının altındaki açıklama yazılarıdır. Hükmünü kaybetmiş dipnotlardır. Tıpkı bu yazı gibi.

Sorumu tekrarlıyorum. Neden bu kadar çok konuştuğunuzu merak ettiniz mi? Sizi bu denli ürküten bu sessizliğin nedeni? Bu boşluk. Sessizlik kadar baş döndürücü güzellikte, hızda ve sadelikte her bir icadının insansoyunun, ölümünün geç kalmış müjdecileri. siniz. Sanatın, müziğin, fikrin, özgünlüğün, masumiyetin ve güzelliğin çoktan öldüğü bu öksüz çukurlar çağının, düzlükler coğrafyasının, sıradanlığın ve sözün taş oymacılarısınız. Ve biz, hepimiz, tersine bir evrimde, bunca zaman nafile kaçmaya çalıştığımız başıboş bir ilkel çağa bu defa kötü hapsolduk. Buraya nasıl bu şekilde bu kadar kötü sıkıştık bilmiyorum ama, benim küçük kişisel tarihim, minicik bir arka bahçeye açılan küçük penceremden görebildiğim bir gölgeli görüntüde, müziğin öldüğünü gördüğümü sandım. Cinayeti anlatamam çünkü hiçbir cinayet mutlak ölümü getirmez; ama o gün pencereden bakan gözlerimi böylesi keskin bir karanlıkla boğan bir intiharı anlatabilirim belki. Çünkü hiçbir gitmek, gitmek isteğinden daha kesin hükümlü ve acı verici olamaz. Ve hiçbir geriye kalış, içinde yaşanılamayacak kadar öksüz, sessiz ve anlamsız bir dünya bıraktığı için sana giden, intiharın ardından kalan kalış kadar kötü olamaz. Hiçbir ölüm bu kadar güçlü olamaz.

Müziğin öldüğü gün, Don McLean’ın ünlü şarkısının Türkçe tercümesi değil. Miladi takvimde 3 Şubat 1959 tarihini gösteren yaprağın Hicri’de 29 Mayıs olması gibi bir durum söz konusu değil. Bu 29 Mayıs, düpedüz 29 Mayıs 1997 idi. Bir başka 29 Mayıs, Jeff Buckley’in öldüğü bir başka gün. Müziğin öldüğü bir başka gün. Müziğin öldüğü, bilinen son gün.

Aslında müzik 1997’den çok önce, yıllar önce ölmüştü zaten. Ama Buckley’in yaptığı başka bir şeydi. Müziği çılgın bir doktor gibi tutku ve öfkeyle, hırsla diriltmeye çalışmadı Buckley. Bir obje olarak müziğin üzerine hastalıkla odaklanmadı. Bunun yerine çok farklı bir şey yaptı. Bir mühendis gibi, bir fizikçi gibi problemin üzerine odaklanmadan çalıştı, müzik kadar büyük bir canlı ancak müziğin kendisi gibi büyük ve geniş çerçeveli bir yaklaşımla dirilebilirdi çünkü. O, zamanda bir delik açtı. Karşılıksız sevgiden bir zaman kapsülü yapıp içine müziği koyan ve geleceğe, 90’lara gönderen adamdı Jeff Buckley. Babasına karşı duyduğu ve hiçbir zaman göstermeye fırsat bulamadığı sevgisini o kapsülün içine koymuştu.

Jeff’in babası Tim Buckley, 60 ların sonunda ve 70 lerin başında bazı başarılı albümler yapmış bir folk-jazz şarkıcısıydı. Buna rağmen, 1975 yılındaki aşırı dozdan ölümüne kadar hiçbir zaman tam anlamıyla meşhur olamamıştı. Buckley’in annesi ve babası ayrıydılar ve Buckley annesi ve üvey babası ile birlikte yaşıyordu. Jeff, babasını yalnızca bir kez görmüştü. 8 yaşındayken. Jeff babasının öldüğünü ise 9 yaşındayken öğrendi. Bu haberi aldığında ne adı Jeff idi, ne de soyadı Buckley’di. Jeff, zaman kapsülünü inşa etmeye işte o zaman, 9 yaşındayken başladı. Önce soyadını değiştirdi ve öz babasının soyadını aldı, sonra da doğum belgesinde gördüğü, vaat edilmiş bir ülke yerine koyduğu ismini geri aldı. Jeff: babasından kalan tek miras olarak bir çukurla, bir yoklukla özdeş, müziğin ölümünü ve sessizliği simgeleyen bir isme ve soyadına boyandı. Hiç tanımadığı, bilmediği, yaşamına ve ölümüne, sevgisine ve öfkesine konu olamadığı babasını böyle arayacaktı.

Jeff her zaman babasının izini sürdü. Küçük yaştan başlayarak yazdığı şiirlerde, yaptığı müzikte. Müziğinin içine öksüz bir sevgi ve arayış tutkusunun dışında yolda gördüğü ve dikkatini çeken başka kimsesizlikleri de kattı. Led Zeppelin’in Plant’inden olduğu kadar, Pink Floyd’un dingin öfkesinden, folk, rock ve jazz ile örülü bir demetteydi gözü. Ozanlar çağı sona ermiş, müzik son nefesini vermişti çoktan; ama o Bob Dylan’ın, Leonard Cohen’in, The Smiths’in ve hatta Edith Piaf’ın, Nina Simone’un izlerinden gitti. Ölmüş bir babanın oğlu olması ona hiçbir zaman ün getirmedi, çünkü o sıfır noktasındaydı. Ancak sıfır noktasında bu kadar özgün ve başdöndürücü tatta bir karışım göze alınabilirdi. Onun karışımı Batı müziğinin çerçevesi ile de kısıtlı değildi üstelik. Buckley, o denli sıfır noktasındaydı ki Pakistan’ın ilahi müziği olan Qawwali’yi bile içine aldı. Çünkü müzik sınırsızdı ve Buckley onu yeniden ayağa kaldırabilmek için bu sınırsızlığı kuşandı. Buckley’in barlarda çalıp söylediği ve demo kasetler kaydettiği yıllarda gerçekleştirilen Live At Cin-e toplamasının DVD’sinde yer alan bir video var ki ne zaman izlesem içim titrer. Jeff Buckley ellerinde içki kadehleri, son ses gülen ve sessizlikten korktukları için bağırarak konuşan, müziği umursamayan ve ezelden beri belki de müziğin yokluğuyla yaşamış bir bar dolusu kalabalığın önünde elinde gitarı, ayakta, tek başına şarkı söylüyor. Söylediği şarkı, Nusret Fatih Ali Khan’ın Jeh Yo Halka’sı. Bir Amerikalı, bir Pakistan şarkısını ezbere, bir bar dolusu kalabalığa söyleyebilir mi gerçekten? Ama o söylüyor, kendisine gülen ve dalga geçen dinleyicisine rağmen, olanca ciddiyeti ve ihtişamıyla, tereddütsüz. Jeff’in müziği çok geniş, dileyen herkesin içinde yol alabileceği bir köprü gibidir. Ben, onun müziği sayesinde Nusret Fatih Ali Khan’ın Pakistan ezgilerini, Smiths’in Post Punk tınılarına bağlayabildim mesela. Jeff, öldüğünde sadece 31 yaşındaydı belki, belki yalnızca tek bir albüm tyapabilmişti, ama benim için ardında bir miras kağıdı bırakmayı hakkedebilecek kadar, gelip geçmeye köprüler yapmış uzun ve varlıklı bir yaşamı vardı.

Onu birçokları gibi ben de geç tanıdım. Buckley’in tek albümü olan 1994 tarihli Grace’i, müzik dükkanında ilk kez elime aldığım anı anımsıyorum. Kapağında Jeff’in resmi vardır. O gün, o kapağı gördüğümde üzüldüğümü anımsıyorum. Bu kadar güzel bir insan ölmüş olduğu için üzüldüm. Onu tanıyor muydum, adını biliyor muydum, öldüğünden haberim var mıydı? Hayır. Ondan haberim yoktu. Yaşadığını ve öldüğünü bilmiyordum. O kapaktakinin albümün sahibi mi yoksa bir melek mi olduğunu bile söyleyemezdim. Ama o gün sanki bunu bilmem gerekiyormuş gibi bildim ve üzüldüm. Kapakta Jeff, bir merdivenden yukarı yürümektedir, ancak ayakları yere dokunmadan. Nasılsa bu kadar güzel bir insanın ayaklarının yere değmemesinin onu öldürmeye yetebileceğini düşünmüştüm. Bir söz söyler gibi satın aldım albümünü, bir ağıt yakar gibi.

Daha ilk şarkısı, Mojo Pin, yavaşça, unutulmuş bir camdan, arka bahçeye bakan açık kalmış bir pencereden bir hava akımı gibi tırmandı üzerime ve o henüz mırıldanırken ben onun için göz yaşı döktüm. Dediğim gibi, onun yaşadığından ya da öldüğünden haberim yoktu ama zaten tüm bu informatik, tüm bu haber alma, salt emin olduğumuzdan emin olabilmek için bu kadar haber almaya ne gerek ve ne hakkımız var? Tıpkı bu kadar çok konuşmaya bir hakkımız ve gerek olmaması gibi. O gün ben göz yaşı dökerken ölmüş bir melek için ağladığımı biliyordum. Müziği o kadar büyüktü işte, emin olmaya gerek, öğrenmeye ihtiyaç yoktu. Gereken her şey, o müziği dinlerken ihtiyaç duyabileceğiniz tüm duygular ve bilgiler, onun müziğinin içindeydiler. Grace büyüdükçe ve Lilac Wine, Lover You Should’ve Come Over, Last Goodbye, Halleluja üzerime düştükçe, müziğin o anda ancak keşfedebildiğim ölümü için de ağladığımı anlamıştım.

Bugün tam 10 Yıl oldu. Jeff Buckley’in 29 Mayıs 1997’de Mississippi nehrinde yüzerken boğuluşunun 10. Yılı. Sessizlikten korkan upuzun yazılarla ve seslerle dolu bir on yıl.

Yorumlar kapalı