İçeriğe geç →

Aylar: Şubat 2008

başarısız bir çeviri denemesi

Alfabetik Sıraya Göre Düzenlenmiş İlk Bin Sayı

Claude Closky

Sekiz, sekiz yüz, sekiz yüz sekiz, sekiz yüz
on sekiz, sekiz yüz seksen, sekiz yüz seksen-sekiz,
sekiz yüz seksen-beş, sekiz yüz seksen-dört, sekiz
yüz seksen-dokuz, sekiz yüz seksen-bir, sekiz
yüz seksen-yedi, sekiz yüz seksen-altı, sekiz
yüz seksen-üç, sekiz yüz seksen-iki, sekiz
yüz on bir, sekiz yüz on beş, sekiz yüz
elli, sekiz yüz elli-sekiz, sekiz yüz elli-beş, sekiz
yüz elli-dört, sekiz yüz elli-dokuz, sekiz yüz
elli-bir, sekiz yüz elli-yedi, sekiz yüz elli-
altı, sekiz yüz elli-üç, sekiz yüz elli-iki, sekiz
yüz beş, sekiz yüz kırk, sekiz yüz kırk-
sekiz, sekiz yüz kırk-beş, sekiz yüz kırk-dört,
sekiz yüz kırk-dokuz, sekiz yüz kırk-bir, sekiz
yüz kırk-yedi, sekiz yüz kırk-altı, sekiz yüz
kırk-üç, sekiz yüz kırk-iki, sekiz yüz dört,
sekiz yüz on dört, sekiz yüz dokuz, sekiz yüz
on dokuz, sekiz yüz doksan, sekiz yüz doksan-
sekiz, sekiz yüz doksan-beş, sekiz yüz doksan-dört,
sekiz yüz doksan-dokuz, sekiz yüz doksan-bir, sekiz
yüz doksan-yedi, sekiz yüz doksan-altı, sekiz
yüz doksan-üç, sekiz yüz doksan-iki, sekiz
yüz bir, sekiz yüz yedi, sekiz yüz
on yedi, sekiz yüz yetmiş, sekiz yüz yetmiş-
sekiz, sekiz yüz yetmiş-beş, sekiz yüz yetmiş-
dört, sekiz yüz yetmiş-dokuz, sekiz yüz yetmiş-
bir, sekiz yüz yetmiş-yedi, sekiz yüz yetmiş-
altı, sekiz yüz yetmiş-üç, sekiz yüz yetmiş-
iki, sekiz yüz altı, sekiz yüz on altı, sekiz yüz
altmış, sekiz yüz altmış-sekiz, sekiz yüz altmış-beş,
sekiz yüz altmış-dört, sekiz yüz altmış-dokuz, sekiz
yüz altmış-bir, sekiz yüz altmış-yedi, sekiz yüz
altmış-altı, sekiz yüz altmış-üç, sekiz yüz altmış-
iki, sekiz yüz on, sekiz yüz on üç, sekiz
yüz otuz, sekiz yüz otuz-sekiz, sekiz yüz
otuz-beş, sekiz yüz otuz-dört, sekiz yüz otuz-
dokuz, sekiz yüz otuz-bir, sekiz yüz otuz-yedi,
sekiz yüz otuz-altı, sekiz yüz otuz-üç, sekiz
yüz otuz-iki, sekiz yüz üç, sekiz yüz
on iki, sekiz yüz yirmi, sekiz yüz yirmi-sekiz,
sekiz yüz yirmi-beş, sekiz yüz yirmi-dört, sekiz
yüz yirmi-dokuz, sekiz yüz yirmi-bir, sekiz
yüz yirmi-yedi, sekiz yüz yirmi-altı, sekiz
yüz yirmi-üç, sekiz yüz yirmi-iki, sekiz
yüz iki, on sekiz, seksen, seksen-sekiz, seksen-beş, seksen-
dört, seksen-dokuz, seksen-bir, seksen-yedi, seksen-altı, seksen-üç,
seksen-iki, on bir, on beş, elli, elli-sekiz, elli-beş, elli-dört, elli-
dokuz, elli-bir, elli-yedi, elli-altı, elli-üç, elli-iki, beş, beş
yüz, beş yüz sekiz, beş yüz on sekiz, beş
yüz seksen, beş yüz seksen-sekiz, beş yüz
seksen-beş, beş yüz seksen-dört, beş yüz seksen-
dokuz, beş yüz seksen-bir, beş yüz seksen-yedi,
beş yüz seksen-altı, beş yüz seksen-üç, beş
yüz seksen-iki, beş yüz on bir, beş yüz
on beş, beş yüz elli, beş yüz elli-sekiz, beş
yüz elli-beş, beş yüz elli-dört, beş yüz
elli-dokuz, beş yüz elli-bir, beş yüz elli-yedi,
beş yüz elli-altı, beş yüz elli-üç, beş yüz
elli-iki, beş yüz beş, beş yüz kırk, beş
yüz kırk-sekiz, beş yüz kırk-beş, beş yüz
kırk-dört, beş yüz kırk-dokuz, beş yüz kırk-
bir, beş yüz kırk-yedi, beş yüz kırk-altı, beş
yüz kırk-üç, beş yüz kırk-iki, beş yüz
dört, beş yüz on dört, beş yüz dokuz, beş
yüz on dokuz, beş yüz doksan, beş yüz
doksan-sekiz, beş yüz doksan-beş, beş yüz doksan-
dört, beş yüz doksan-dokuz, beş yüz doksan-bir, beş
yüz doksan-yedi, beş yüz doksan-altı, beş yüz
doksan-üç, beş yüz doksan-iki, beş yüz bir,
beş yüz yedi, beş yüz on yedi, beş yüz
yetmiş, beş yüz yetmiş-sekiz, beş yüz
yetmiş-beş, beş yüz yetmiş-dört, beş yüz
yetmiş-dokuz, beş yüz yetmiş-bir, beş yüz
yetmiş-yedi, beş yüz yetmiş-altı, beş yüz
yetmiş-üç, beş yüz yetmiş-iki, beş yüz altı,
beş yüz on altı, beş yüz altmış, beş yüz
altmış-sekiz, beş yüz altmış-beş, beş yüz altmış-dört,
beş yüz altmış-dokuz, beş yüz altmış-bir, beş yüz
altmış-yedi, beş yüz altmış-altı, beş yüz altmış-
üç, beş yüz altmış-iki, beş yüz on, beş yüz
on üç, beş yüz otuz, beş yüz otuz-sekiz,
beş yüz otuz-beş, beş yüz otuz – dört, beş
yüz otuz-dokuz, beş yüz otuz-bir, beş yüz
otuz-yedi, beş yüz otuz-altı, beş yüz otuz-
üç, beş yüz otuz-iki, beş yüz üç, beş
yüz on iki, beş yüz yirmi, beş yüz
yirmi-sekiz, beş yüz yirmi-beş, beş yüz yirmi-
dört, beş yüz yirmi-dokuz, beş yüz yirmi-bir, beş
yüz yirmi-yedi, beş yüz yirmi-altı, beş
yüz yirmi-üç, beş yüz yirmi-iki, beş
yüz iki, kırk, kırk-sekiz, kırk-beş, kırk-dört, kırk-dokuz,
kırk-bir, kırk-yedi, kırk-altı, kırk- üç, kırk-iki, dört, dört
yüz, dört yüz sekiz, dört yüz on sekiz, dört
yüz seksen, dört yüz seksen-sekiz, dört yüz
seksen-beş, dört yüz seksen-dört, dört yüz seksen-
dokuz, dört yüz seksen-bir, dört yüz seksen-yedi,
dört yüz seksen-altı, dört yüz seksen-üç, dört
yüz seksen-iki, dört yüz on bir, dört yüz
on beş, dört yüz elli, dört yüz elli-sekiz, dört
yüz elli-beş, dört yüz elli-dört, dört yüz
elli-dokuz, dört yüz elli-bir, dört yüz elli-yedi,
dört yüz elli-altı, dört yüz elli-üç, dört yüz
elli-iki, dört yüz beş, dört yüz kırk, dört
yüz kırk-sekiz, dört yüz kırk-beş, dört yüz
kırk-dört, dört yüz kırk-dokuz, dört yüz kırk-
bir, dört yüz kırk-yedi, dört yüz kırk-altı, dört
yüz kırk-üç, dört yüz kırk-iki, dört yüz
dört, dört yüz on dört, dört yüz dokuz, dört
yüz on dokuz, dört yüz doksan, dört yüz
doksan-sekiz, dört yüz doksan-beş, dört yüz doksan-
dört, dört yüz doksan-dokuz, dört yüz doksan-bir,
dört yüz doksan-yedi, dört yüz doksan-altı, dört
yüz doksan-üç, dört yüz doksan-iki, dört
yüz bir, dört yüz yedi, dört yüz
on yedi, dört yüz yetmiş, dört yüz yetmiş-
sekiz, dört yüz yetmiş-beş, dört yüz yetmiş-dört,
dört yüz yetmiş-dokuz, dört yüz yetmiş-bir, dört
yüz yetmiş-yedi, dört yüz yetmiş-altı, dört
yüz yetmiş-üç, dört yüz yetmiş-iki, dört
yüz altı, dört yüz on altı, dört yüz altmış,
dört yüz altmış-sekiz, dört yüz altmış-beş, dört
yüz altmış-dört, dört yüz altmış-dokuz, dört yüz
altmış-bir, dört yüz altmış-yedi, dört yüz altmış-
altı, dört yüz altmış-üç, dört yüz altmış-iki, dört
yüz on, dört yüz on üç, dört yüz otuz,
dört yüz otuz-sekiz, dört yüz otuz-beş, dört
yüz otuz-dört, dört yüz otuz-dokuz, dört yüz
otuz-bir, dört yüz otuz-yedi, dört yüz
otuz-altı, dört yüz otuz-üç, dört yüz otuz-iki,
dört yüz üç, dört yüz on iki, dört yüz
yirmi, dört yüz yirmi-sekiz, dört yüz yirmi-beş,
dört yüz yirmi-dört, dört yüz yirmi-dokuz, dört
yüz yirmi-bir, dört yüz yirmi-yedi, dört
yüz yirmi-altı, dört yüz yirmi-üç, dört
yüz yirmi-iki, dört yüz iki, on dört, dokuz, dokuz
yüz, dokuz yüz sekiz, dokuz yüz on sekiz, dokuz
yüz seksen, dokuz yüz seksen-sekiz, dokuz yüz
seksen-beş, dokuz yüz seksen-dört, dokuz yüz
seksen-dokuz, dokuz yüz seksen-bir, dokuz yüz seksen-
yedi, dokuz yüz seksen-a
ltı, dokuz yüz seksen-üç,
dokuz yüz seksen-iki, dokuz yüz on bir, dokuz
yüz on beş, dokuz yüz elli, dokuz yüz elli-
sekiz, dokuz yüz elli-beş, dokuz yüz elli-dört, dokuz
yüz elli-dokuz, dokuz yüz elli-bir, dokuz yüz
elli-yedi, dokuz yüz elli-altı, dokuz yüz elli-üç,
dokuz yüz elli-iki, dokuz yüz beş, dokuz yüz
kırk, dokuz yüz kırk-sekiz, dokuz yüz kırk-beş, dokuz
yüz kırk-dört, dokuz yüz kırk-dokuz, dokuz yüz
kırk-bir, dokuz yüz kırk-yedi, dokuz yüz kırk-
altı, dokuz yüz kırk-üç, dokuz yüz kırk-iki, dokuz
yüz dört, dokuz yüz on dört, dokuz yüz
dokuz, dokuz yüz on dokuz, dokuz yüz doksan, dokuz
yüz doksan-sekiz, dokuz yüz doksan-beş, dokuz
yüz doksan-dört, dokuz yüz doksan-dokuz, dokuz
yüz doksan-bir, dokuz yüz doksan-yedi, dokuz
yüz doksan-altı, dokuz yüz doksan-üç, dokuz yüz
doksan-iki, dokuz yüz bir, dokuz yüz yedi, dokuz
yüz on yedi, dokuz yüz yetmiş, dokuz yüz
yetmiş-sekiz, dokuz yüz yetmiş-beş, dokuz yüz
yetmiş-dört, dokuz yüz yetmiş-dokuz, dokuz yüz
yetmiş-bir, dokuz yüz yetmiş-yedi, dokuz yüz
yetmiş-altı, dokuz yüz yetmiş-üç, dokuz yüz
yetmiş-iki, dokuz yüz altı, dokuz yüz on altı, dokuz
yüz altmış, dokuz yüz altmış-sekiz, dokuz yüz
altmış-beş, dokuz yüz altmış-dört, dokuz yüz altmış-dokuz,
dokuz yüz altmış-bir, dokuz yüz altmış-yedi, dokuz
yüz altmış-altı, dokuz yüz altmış-üç, dokuz yüz
altmış-iki, dokuz yüz on, dokuz yüz on üç, dokuz
yüz otuz, dokuz yüz otuz-sekiz, dokuz yüz
otuz-beş, dokuz yüz otuz-dört, dokuz yüz otuz-dokuz,
dokuz yüz otuz-bir, dokuz yüz otuz-yedi, dokuz
yüz otuz-altı, dokuz yüz otuz-üç, dokuz yüz
otuz-iki, dokuz yüz üç, dokuz yüz on iki,
dokuz yüz yirmi, dokuz yüz yirmi-sekiz, dokuz
yüz yirmi-beş, dokuz yüz yirmi-dört, dokuz
yüz yirmi-dokuz, dokuz yüz yirmi-bir, dokuz
yüz yirmi-yedi, dokuz yüz yirmi-altı, dokuz
yüz yirmi-üç, dokuz yüz yirmi-iki, dokuz
yüz iki, on dokuz, doksan, doksan-sekiz, doksan-beş, doksan-
dört, doksan-dokuz, doksan-bir, doksan-yedi, doksan-altı, doksan-üç,
doksan-iki, bir, yüz, yüz sekiz, yüz
on sekiz, yüz seksen, yüz seksen-sekiz,
yüz seksen-beş, yüz seksen-dört, bir
yüz seksen-dokuz, yüz seksen-bir, yüz
seksen-yedi, yüz seksen-altı, yüz
seksen-üç, yüz seksen-iki, yüz on bir,
yüz on beş, yüz elli, yüz
elli-sekiz, yüz elli-beş, yüz elli-dört, bir
yüz elli-dokuz, yüz elli-bir, yüz
elli-yedi, yüz elli-altı, yüz elli-üç,
yüz elli-iki, yüz beş, yüz
kırk, yüz kırk-sekiz, yüz kırk-beş, bir
yüz kırk-dört, yüz kırk-dokuz, yüz
kırk-bir, yüz kırk-yedi, yüz kırk-
altı, yüz kırk-üç, yüz kırk-iki, bir
yüz dört, yüz on dört, yüz dokuz,
yüz on dokuz, yüz doksan, yüz
doksan-sekiz, yüz doksan-beş, yüz
doksan-dört, yüz doksan-dokuz, yüz doksan-
bir, yüz doksan-yedi, yüz doksan-altı, bir
yüz doksan-üç, yüz doksan-iki, yüz
bir, yüz yedi, yüz on yedi, bir
yüz yetmiş, yüz yetmiş-sekiz, yüz
yetmiş-beş, yüz yetmiş-dört, yüz
yetmiş-dokuz, yüz yetmiş-bir, yüz
yetmiş-yedi, yüz yetmiş-altı, yüz
yetmiş-üç, yüz yetmiş-iki, yüz altı,
yüz on altı, yüz altmış, yüz
altmış-sekiz, yüz altmış-beş, yüz altmış-dört,
yüz altmış-dokuz, yüz altmış-bir, yüz
altmış-yedi, yüz altmış-altı, yüz altmış-
üç, yüz altmış-iki, yüz on, yüz
on üç, yüz otuz, yüz otuz-sekiz,
yüz otuz-beş, yüz otuz – dört, bir
yüz otuz-dokuz, yüz otuz-bir, yüz
otuz-yedi, yüz otuz-altı, yüz otuz-
üç, yüz otuz-iki, yüz üç, bir
yüz on iki, yüz yirmi, yüz
yirmi-sekiz, yüz yirmi-beş, yüz yirmi-
dört, yüz yirmi-dokuz, yüz yirmi-bir,
yüz yirmi-yedi, yüz yirmi-altı, bir
yüz yirmi-üç, yüz yirmi-iki, bir
yüz iki, bin, yedi, yedi yüz, yedi
yüz sekiz, yedi yüz on sekiz, yedi yüz
seksen, yedi yüz seksen-sekiz, yedi yüz seksen-
beş, yedi yüz seksen-dört, yedi yüz seksen-dokuz,
yedi yüz seksen-bir, yedi yüz seksen-yedi,
yedi yüz seksen-altı, yedi yüz seksen-üç,
yedi yüz seksen-iki, yedi yüz on bir, yedi
yüz on beş, yedi yüz elli, yedi yüz
elli-sekiz, yedi yüz elli-beş, yedi yüz elli-dört,
yedi yüz elli-dokuz, yedi yüz elli-bir, yedi
yüz elli-yedi, yedi yüz elli-altı, yedi yüz
elli-üç, yedi yüz elli-iki, yedi yüz beş,
yedi yüz kırk, yedi yüz kırk-sekiz, yedi
yüz kırk-beş, yedi yüz kırk-dört, yedi yüz
kırk-dokuz, yedi yüz kırk-bir, yedi yüz
kırk-yedi, yedi yüz kırk-altı, yedi yüz kırk-
üç, yedi yüz kırk-iki, yedi yüz dört, yedi
yüz on dört, yedi yüz dokuz, yedi yüz
on dokuz, yedi yüz doksan, yedi yüz doksan-sekiz,
yedi yüz doksan-beş, yedi yüz doksan-dört, yedi
yüz doksan-dokuz, yedi yüz doksan-bir, yedi
yüz doksan-yedi, yedi yüz doksan-altı, yedi
yüz doksan-üç, yedi yüz doksan-iki, yedi
yüz bir, yedi yüz yedi, yedi yüz
on yedi, yedi yüz yetmiş, yedi yüz yetmiş-
sekiz, yedi yüz yetmiş-beş, yedi yüz yetmiş-
dört, yedi yüz yetmiş-dokuz, yedi yüz yetmiş-
bir, yedi yüz yetmiş-yedi, yedi yüz yetmiş-
altı, yedi yüz yetmiş-üç, yedi yüz yetmiş-
iki, yedi yüz altı, yedi yüz on altı, yedi
yüz altmış, yedi yüz altmış-sekiz, yedi yüz
altmış-beş, yedi yüz altmış-dört, yedi yüz
altmış-dokuz, yedi yüz altmış-bir, yedi yüz altmış-
yedi, yedi yüz altmış-altı, yedi yüz altmış-üç,
yedi yüz altmış-iki, yedi yüz on, yedi yüz
on üç, yedi yüz otuz, yedi yüz otuz-
sekiz, yedi yüz otuz-beş, yedi yüz otuz-dört,
yedi yüz otuz-dokuz, yedi yüz otuz-bir, yedi
yüz otuz-yedi, yedi yüz otuz-altı, yedi
yüz otuz – üç, yedi yüz otuz-iki, yedi
yüz üç, yedi yüz on iki, yedi yüz
yirmi, yedi yüz yirmi-sekiz, yedi yüz yirmi-
beş, yedi yüz yirmi-dört, yedi yüz yirmi-
dokuz, yedi yüz yirmi-bir, yedi yüz yirmi-
yedi, yedi yüz yirmi-altı, yedi yüz yirmi-
üç, yedi yüz yirmi-iki, yedi yüz iki,
on yedi, yetmiş, yetmiş-sekiz, yetmiş-beş, yetmiş-dört,
yetmiş-dokuz, yetmiş-bir, yetmiş-yedi, yetmiş-altı, yetmiş-
üç, yetmiş-iki, altı, altı yüz, altı yüz sekiz, altı
yüz on sekiz, altı yüz seksen, altı yüz
seksen-sekiz, altı yüz seksen-beş, altı yüz seksen-
dört, altı yüz seksen-dokuz, altı yüz seksen-bir, altı
yüz seksen-yedi, altı yüz seksen-altı, altı yüz
seksen-üç, altı yüz seksen-iki, altı yüz
on bir, altı yüz on beş, altı yüz elli, altı yüz
elli-sekiz, altı yüz elli-beş, altı yüz elli-dört,
altı yüz elli-dokuz, altı yüz elli-bir, altı yüz
elli-yedi, altı yüz elli-altı, altı yüz elli-üç, altı
yüz elli-iki, altı yüz beş, altı yüz kırk,
altı yüz kırk-sekiz, altı yüz kırk-beş, altı yüz
kırk-dört, altı yüz kırk-dokuz, altı yüz kırk-bir,
altı yüz kırk-yedi, altı yüz kırk-altı, altı yüz
kırk-üç, altı yüz kırk-iki, altı yüz dört, altı
yüz on dört, altı yüz dokuz, altı yüz
on dokuz, altı yüz doksan, altı yüz doksan-sekiz, altı
yüz doksan-beş, altı yüz doksan-dört, altı yüz
doksan-dokuz, altı yüz doksan-bir, altı yüz doksan-
yedi, altı yüz doksan-altı, altı yüz doksan-üç, altı
yüz doksan-iki, altı yüz bir, altı yüz
yedi, altı yüz on yedi, altı yüz yetmiş, altı
yüz yetmiş-sekiz, altı yüz yetmiş-beş, altı
yüz y
etmiş-dört, altı yüz yetmiş-dokuz, altı
yüz yetmiş-bir, altı yüz yetmiş-yedi, altı
yüz yetmiş-altı, altı yüz yetmiş-üç, altı yüz
yetmiş-iki, altı yüz altı, altı yüz on altı, altı
yüz altmış, altı yüz altmış-sekiz, altı yüz
altmış-beş, altı yüz altmış-dört, altı yüz altmış-dokuz, altı
yüz altmış-bir, altı yüz altmış-yedi, altı yüz
altmış-altı, altı yüz altmış-üç, altı yüz altmış-iki, altı
yüz on, altı yüz on üç, altı yüz otuz, altı
yüz otuz-sekiz, altı yüz otuz-beş, altı yüz
otuz-dört, altı yüz otuz-dokuz, altı yüz otuz-bir,
altı yüz otuz-yedi, altı yüz otuz-altı, altı yüz
otuz-üç, altı yüz otuz-iki, altı yüz üç,
altı yüz on iki, altı yüz yirmi, altı yüz
yirmi-sekiz, altı yüz yirmi-beş, altı yüz yirmi-
dört, altı yüz yirmi-dokuz, altı yüz yirmi-bir, altı
yüz yirmi-yedi, altı yüz yirmi-altı, altı yüz
yirmi-üç, altı yüz yirmi-iki, altı yüz iki,
on altı, altmış, altmış-sekiz, altmış-beş, altmış-dört, altmış-dokuz, altmış-bir,
altmış-yedi, altmış-altı, altmış-üç, altmış-iki, on, on üç, otuz,
otuz-sekiz, otuz-beş, otuz-dört, otuz-dokuz, otuz-bir, otuz-yedi,
otuz-altı, otuz-üç, otuz-iki, üç, üç yüz, üç yüz
sekiz, üç yüz on sekiz, üç yüz seksen,
üç yüz seksen-sekiz, üç yüz seksen-beş, üç
yüz seksen-dört, üç yüz seksen-dokuz, üç
yüz seksen-bir, üç yüz seksen-yedi, üç
yüz seksen-altı, üç yüz seksen-üç, üç
yüz seksen-iki, üç yüz on bir, üç yüz
on beş, üç yüz elli, üç yüz elli-sekiz,
üç yüz elli-beş, üç yüz elli-dört, üç
yüz elli-dokuz, üç yüz elli-bir, üç yüz
elli-yedi, üç yüz elli-altı, üç yüz elli-
üç, üç yüz elli-iki, üç yüz beş, üç
yüz kırk, üç yüz kırk-sekiz, üç yüz
kırk-beş, üç yüz kırk-dört, üç yüz kırk-dokuz,
üç yüz kırk-bir, üç yüz kırk-yedi, üç
yüz kırk-altı, üç yüz kırk-üç, üç yüz
kırk-iki, üç yüz dört, üç yüz on dört,
üç yüz dokuz, üç yüz on dokuz, üç yüz
doksan, üç yüz doksan-sekiz, üç yüz
doksan-beş, üç yüz doksan-dört, üç yüz doksan-
dokuz, üç yüz doksan-bir, üç yüz doksan-yedi,
üç yüz doksan-altı, üç yüz doksan-üç, üç
yüz doksan-iki, üç yüz bir, üç yüz
yedi, üç yüz on yedi, üç yüz yetmiş,
üç yüz yetmiş-sekiz, üç yüz yetmiş-beş,
üç yüz yetmiş-dört, üç yüz yetmiş-dokuz,
üç yüz yetmiş-bir, üç yüz yetmiş-yedi,
üç yüz yetmiş-altı, üç yüz yetmiş-üç,
üç yüz yetmiş-iki, üç yüz altı, üç
yüz on altı, üç yüz altmış, üç yüz
altmış-sekiz, üç yüz altmış-beş, üç yüz altmış-
dört, üç yüz altmış-dokuz, üç yüz altmış-bir,
üç yüz altmış-yedi, üç yüz altmış-altı, üç
yüz altmış-üç, üç yüz altmış-iki, üç yüz
on, üç yüz on üç, üç yüz otuz, üç
yüz otuz-sekiz, üç yüz otuz-beş, üç
yüz otuz-dört, üç yüz otuz-dokuz, üç yüz
otuz-bir, üç yüz otuz-yedi, üç yüz
otuz-altı, üç yüz otuz-üç, üç yüz otuz-
iki, üç yüz üç, üç yüz on iki, üç
yüz yirmi, üç yüz yirmi-sekiz, üç yüz
yirmi-beş, üç yüz yirmi-dört, üç yüz
yirmi-dokuz, üç yüz yirmi-bir, üç yüz
yirmi-yedi, üç yüz yirmi-altı, üç yüz
yirmi-üç, üç yüz yirmi-iki, üç yüz iki,
on iki, yirmi, yirmi-sekiz, yirmi-beş, yirmi-dört, yirmi-dokuz,
yirmi-bir, yirmi-yedi, yirmi-altı, yirmi-üç, yirmi-iki, iki,
iki yüz, iki yüz sekiz, iki yüz on sekiz, iki
yüz seksen, iki yüz seksen-sekiz, iki yüz
seksen-beş, iki yüz seksen-dört, iki yüz seksen-
dokuz, iki yüz seksen-bir, iki yüz seksen-yedi,
iki yüz seksen-altı, iki yüz seksen-üç, iki
yüz seksen-iki, iki yüz on bir, iki yüz
on beş, iki yüz elli, iki yüz elli-sekiz, iki
yüz elli-beş, iki yüz elli-dört, iki yüz
elli-dokuz, iki yüz elli-bir, iki yüz elli-yedi,
iki yüz elli-altı, iki yüz elli-üç, iki yüz
elli-iki, iki yüz beş, iki yüz kırk, iki
yüz kırk-sekiz, iki yüz kırk-beş, iki yüz
kırk-dört, iki yüz kırk-dokuz, iki yüz kırk-
bir, iki yüz kırk-yedi, iki yüz kırk-altı, iki
yüz kırk-üç, iki yüz kırk-iki, iki yüz
dört, iki yüz on dört, iki yüz dokuz, iki
yüz on dokuz, iki yüz doksan, iki yüz
doksan-sekiz, iki yüz doksan-beş, iki yüz doksan-
dört, iki yüz doksan-dokuz, iki yüz doksan-bir, iki
yüz doksan-yedi, iki yüz doksan-altı, iki yüz
doksan-üç, iki yüz doksan-iki, iki yüz bir,
iki yüz yedi, iki yüz on yedi, iki yüz
yetmiş, iki yüz yetmiş-sekiz, iki yüz
yetmiş-beş, iki yüz yetmiş-dört, iki yüz
yetmiş-dokuz, iki yüz yetmiş-bir, iki yüz
yetmiş-yedi, iki yüz yetmiş-altı, iki yüz
yetmiş-üç, iki yüz yetmiş-iki, iki yüz altı,
iki yüz on altı, iki yüz altmış, iki yüz
altmış-sekiz, iki yüz altmış-beş, iki yüz altmış-dört,
iki yüz altmış-dokuz, iki yüz altmış-bir, iki yüz
altmış-yedi, iki yüz altmış-altı, iki yüz altmış-
üç, iki yüz altmış-iki, iki yüz on, iki yüz
on üç, iki yüz otuz, iki yüz otuz-sekiz,
iki yüz otuz-beş, iki yüz otuz – dört, iki
yüz otuz-dokuz, iki yüz otuz-bir, iki yüz
otuz-yedi, iki yüz otuz-altı, iki yüz otuz-
üç, iki yüz otuz-iki, iki yüz üç, iki
yüz on iki, iki yüz yirmi, iki yüz
yirmi-sekiz, iki yüz yirmi-beş, iki yüz yirmi-
dört, iki yüz yirmi-dokuz, iki yüz yirmi-bir,
iki yüz yirmi-yedi, iki yüz yirmi-altı, iki
yüz yirmi-üç, iki yüz yirmi-iki, iki
yüz iki.

İngilizceden Çeviren: Gökhan Toka

Yorum Bırak

granülomatoz reaksiyon*

Banyoya giriyorsun. On gündür ilk defa oluyor bu. On gündür vücuduna su değmedi. Bugüne varıncaya kadar ancak toplayabildin ürpermek için cesaretini. Günler büyükçe damlalar gibi biriktiler kovanın içinde, tabanında benim yüzüm. On gün, on damla ve şimdi bulanığım ve ancak işte şimdi doldu. Bir güne daha yer yok. Doldu, bulanığım ve olduğumdan daha büyüğüm. Ben, ben değilim artık daha fazla. Ben büyütecin ardındaki puluyum hatıranın. Dilinde unutulmuş ekşi bir tat. Vücudunda ekşi koku. Hafızan beni unutmak için yeterince büyük değil. Yeterince derin değilsin. Balçığa dönüşüyorsun. Kötü kokuyorsun. Banyo yapacaksın.

Su vücuduna değiyor, ürpermeyi beklerken aslında hiç aşınmayacak bir taş heykel olduğunu fark ediyorsun. Çok geç dönem bir taklidisin o antik mutlu ve pürüzsüz zamanların. Kıvrımların ustalığını kaybetmiş hoyrat ellerinin egemenliğinde. Su üzerinden yol alamıyor, su üzerinden dökülüyor, kenarlarından düşüyor. Vücudunun köşelerinden fayans zemine damlıyor zaman. İlerlemiyor. Bakışların da takılıyor şimdi köşelerine, su değmeyen, suyu bekleyen saçak altlarına vücudunun. Gözlerinde güneşin altında can çekişen bir susuz balık bakışı. Gözlerinde kuru ağların. Kurak ormanların. Kuruyup dökülmüş, üst üste çürüyen yaprakların.

Tıraş oluyorsun. Aylardır ilk defa oluyor bu. Tıraş ediyorsun kasıklarındaki tüyleri, ama bugün gelecek olan ben değilim, biliyorsun. Bugün annen gelecek. Uzak, çok uzak bir yoldan seni koklamaya gelecek. Ağlamak istediğinde hızlı adımlarda onun olmadığı karanlık odalara yürümen gerekecek, başın önde ve sessiz. Her seferinde on adımın olacak. Nerde olursan ol, on adımda çökeceksin dizlerinin üzerine. On adımda ağlayacaksın. Onu bunun için çağırdın, bunu da biliyorsun. Ağlamak için senden habersiz bir aynaya bakmaya ihtiyacın var. Onun yüzüne bakacaksın, gözlerindeki gülümsemeye, o gülüşte ben gitmeden önceki seni göreceksin. On adımın olacak işte tam o anda. Karanlık bir odaya doğru on adım atacaksın.

Canın yanıyor. Bir küçük kandamlası suya rengin de var olduğunu fısıldıyor gizliden gizliye. Benlerinden birine takılmış olmalı bıçak. Ama hayır. Orada bir benin yok. Parmağınla dokunuyorsun yavaşça. Küçük, etten bir çakıl taşı. Önce kaşınır gibi ilk dokunduğunda. Kaşımak istediğinde, parmağını bastırdığında acıyor. O bir mantar. Lütfen öyle hastalıklı bakma. Bizim değil o, senin, on günlük yalnızlığının ve inkarının meyvesi. Bütünüyle senin.

Ona dokunmak beni düşünmek gibi. Ona dokunmak, onu kaşımak istiyorsun. Ama ona dokundukça acıyorsun. Beni düşünüyor, ona dokunuyorsun.

Banyodan çıktın. Saçlarını kurutuyorsun. Temiz pantolonunda güzel kokan vahalar çiçek açıyor. Kötü kokmuyorsun artık. Yine de yeter değil. İçine bir yerlere, kuytularına saklandı sanki şimdi geri dönmeyecek oluşumun inkarı. Sen en son ne zaman yemek yedin? Vücudunun mahzenlerindeki seslere kulak veriyorsun. Midende bir boşluk. Saate bakıyorsun. Annenin gelmesine daha dört saat var. Yavaş adımlarda mutfağa gidiyorsun. Hareketlerin ürkek, kopuksun. Ama rahat ol, seni anlıyorum. Yapmak istediğin hatıraya bir saygısızlık değil. Sadece bir tabak makarna. Hepsi o. Sen bir tabak makarna yemek istiyorsun.

Yağsız ve tuzsuz oluyor, öyle uygun buluyorsun. İçecek bir şeyin umuduyla dolaba bakıyorsun. Meyve suyu, bozulmuş. Gazı kaçmış, şişenin dibinde bir parmak gazoz. Hayır. Daha derine bakıyorsun ve… En dipte… En alt rafta beni görüyorsun. Bir tabağın içinde kuruyup, büzülüp kararmışım. Benden geriye kalanlar. Hepsi bu.

Elinde ben varım. Gözlerin çöpe uzanıyor. Elin hareketsiz. Bu bir tabak makarna yemek gibi değil. Affedilemeyecek bir günah işlemek üzeresin. Şimdi beni o çöpe atarsan… Sen bu dine inancını tamamen kaybedeceksin. Kötü kokan benim artık. Burnuna çarpıyorum. Gözlerin çöpten geri dönerken, boştaki elin tavaya uzanıyor.

Tavada iyice küçülüyorum, iyice kararıyorum. Kokum her yeri kaplıyor. Simsiyahım. Pişip pişmediğimi bile anlayamıyorsun. Gözlerin bomboş sadece bana bakıyor. Hiçbirşey beklemiyorsun. Tavada kıvranan kalıntılarıma bakıp, ardına dek açtığın gözlerinle kokumu soluyorsun. Beni bir tabak makarnanın üzerine boca ediyorsun. Beyaz bir tepenin üzerinde simsiyah mezar taşları çiçekleniyor.

Televizyonun karşısına oturup beni yiyorsun. Kokum dayanılmaz. Ama ağzında dağılıyorum hemen. Bu seni şaşırtıyor. Tadımın da berbat olacağını, kendini böyle cezalandıracağını düşündün belki de. Ama hayır. Tadım fena değil. Beni yerken keyif alır gibi oluyorsun. İşte bu seni daha kötü yapıyor. Çünkü birazdan biteceğim. Çünkü benden çok fazla yok. Vazgeçmiyorsun, yavaşlamıyorsun da. Beni yiyorsun tamamen, son lokmama kadar. Yapabileceğin tek şey bu.

Televizyon seni sıkıyor. Kitap okumaya çalışıyorsun. Ama nedense hep satırların aralarındaki boşluklara kaçıyor bakışların. Boşluğu okumak istiyorsun. Bunu yapamazsın. O yüzden kalkıp bir fosforlu kalem buluyorsun bir yerden. Bunu çok sık yapmazsın ama şimdi yapacaksın. Kırmızı renkte bir fosforlu kalem. Satırların üzerini çiziyorsun. Oto yol şeritleri gibi. Refüjler. Bakışlarını yolunda tutmak için. Ama ya düşünceler? Onları tutamazsın. Bir süre daha okumaya çalışıyorsun. Sonra bakışların, önündeki bitmek bilmez şeritleri tüketen, hafızasını kaybetmiş bir uzun yol şoförünün bakışlarına dönüşüyor. Nereye gittiğini biliyorsun ama ya nereden geldiğini? Bunu bilmiyorsun, bunu unutmak istiyor ve unutuyorsun. Gözlerin kapanıyor. Midende bir hareketlenme olur gibi. Gece yolculuğunda, bomboş bir yolda, direksiyon başında uykuya dalıyorsun.

Midende kramplarla ve acıyla uyanıyorsun. Kapı çalıyor. Karanlıktasın. Kalkmak istiyorsun, vücudun midenin üzerinde ikiye katlanıyor. Kapı çalıyor. Elin bacağına saldırıyor. Ağzının köşesinden ince, tiz bir nota sıçrıyor. Kontrolsüz. Kapı çalıyor. Canın acıyor. Güçlükle doğruluyorsun. Kapıya doğru sendeleyerek ilerliyorsun. Kapıda.

Annen. Yüzüne bakamıyorsun. Ayakkabılarında toz var. Hep aynı ayakkabılar. Hep aynı ses. İyi olup olmadığını soruyor giderek kalınlaşan bir ton. Yerde ayağının dibinde çantalar. Bakışlarının bir dakikadır acıyla değdiği kapının eşiğinin köşesinin hemen yanına düşüyorlar. Bir şey söyleyemiyorsun. Arkanı dönüyorsun yavaşça. Vücudun iki büklüm. Arkandan bağırıyor, küçükken sen oyun oynamaya kaçarken arkandan bağırdığı gibi. Ama sen artık oyun oynamıyorsun. Canın acıyor. Hızla yürüyorsun.

Bir.
İki.
Üç.
Dört.
Beş.
Altı.
Yedi.

Hepsi bu kadar. Yedi. Başka, daha güçlü bir tanrının önünde acıyla secdeye kapanıyorsun. Diz çöküyorsun. Onun kuralları daha basit. Çünkü canın acıyor. Başını uzatıyor ve klozetin içine kusuyorsun. Kasığındaki mantar pantolonuna sürtüyor. Ve canın acıyor. Beni kusuyorsun. Midende kasılmalar. Canın acıyor ve on gün önce senle birlikte aldığımız, kararıp kurumuş mantarlar beyaz bir bulamacın içinde klozetin içine akıyor. Annen tuvaletin kapısından sesleniyor. O anda her şey tamam oluyor. Gözlerinden yaş boşanıyor. On gündür ilk defa ağlıyorsun. Şimdi artık benim bir daha asla dönmeyeceğimi biliyorsun. Sağdaki yumruk olmuş eline bakıyorsun. İçinde kırmızı fosforlu kalemin. O eli kaldırıyor, beni kusuyor, annenin sesini dinliyor, ağlıyor, inancını tamamen kaybediyor ve hayatının ilk şiirini bir klozet kapağı üzerine kırmızı fosforlu kalemle yazıyorsun:

Seni seviyordum.

* Sıklıkla M. tuber
culosis ve bazı mantarlar gibi inatçı mikroorganizmalara veya hızlı olarak fagosite edilemeyen parçacık antijenlerine cevapta ortaya çıkan, kronik gecikmiş tip aşırı duyarlılığın bir şekli.

Tek Yorum

iletişimde sufle dönemi

Vagon huzursuzdu, sarsıldı. Onca yıla ve onca sarsılışa rağmen adını bir türlü öğrenemediğim o kırık dökük istasyon bir kez daha geride kalmak üzere. Aklımın gözünde tek görebildiğim istasyonun tozlu ve eğri tabelasında “s” harfinin üzerindeki çatlak. Garsonun yorgun ve bıkkın yüzündeki gibi ama. Ancak çok dikkatli bakınca görülen bir çatlak. Buna rağmen istasyonun adını bilmek için yeterli değil. Garson gözlerime bir ara bakıyor ama aslında dışarıda, camın ardında bir şeye bakar gibi, trenin ardından koşan biri mi var? Sufle söyledim, Murat da biftek istedi. Garson uzaklaştıktan sonra “Burada iyi sufle yapamazlar” dedi.
– Nerden biliyorsun, sen trene binmezsin ki
– Eskiden…
– O zamanlar bizde trende yemek yiyecek para ne arardı, benim hatırladığım sürekli bayat kaşarlı sandviçler kemirdiğimiz
– Parasızlık zor

Bunu söylerken belki de yolculuğun başından beri ilk defa gözlerimin içine bakıyor. Öyle ciddi ve üzgün görünüyor ki içimden gülmek geliyor. Kafasını kurcalayan bir şeyler var gibi, çok huzursuz görünüyor. Üzerindeki takım elbise makyaja bulanmış steril ve kıskanç bir eş gibi vücudunu çepçevre kuşatmış, hareket etmesini ve konuşmasını engelliyor gibi. Üzerimdeki kot sevgilim, şu uzun yol boyunca bu kıskanç ve rüküş kadınla konuşacak bir şey bulamazsa aşındığı yerden patlayacak.

– Benden habersiz yemekliye girip sufle söyledinse bilemem tabi.
– Bu konuyu değiştirmek istiyorum, o günleri pek hatırlamak istemiyorum da.
– Hay allah, nasıl istersen. Kusura bakma, bilemezdim.

Gözünden bir damla yaş süzülüp yanağından aşağı seyahat ediyor. Sınıra geldiğinde diliyle durdurup pasaport kontrolü yapıyor. “Tuzlu, geç”. Birden gülmeye başlıyor, buymuş demek ki, o eski filmdeki yaratık gibi tuza ihtiyacı varmış. Niye güldüğünü bilmeden ben de olanca aptallığımla sırıtıyorum.

– Niye gülüyorsun?
– Ya, benim biraz sinirlerim bozuk da kusura bakma. Bugün sabah iş yerinde çok korkunç bir olay oldu.
– Anlatmak ister misin?
– Korkunç, çok korkunç.
– Tüh. Ben de yıllar sonra iyi bir nostalji olur, geçmişi de yerinde anarız diye düşünüp sevinmiştim. Anlaşılan kötü bir zamanda buluşmuşuz. Beni aradıktan sonra mı oldu? Eee Ankara’ya niye gidiyorsun?
– Hesap aktarımlarında bir hata olmuş. Bu işe yeni aldıkları patronun kardeşinin sevgilisi midir, metresi midir neyse işte o kız al sen bir milyon doları, Cüneyt Tandoğan diye, başka birinin hesabına…

Yan masadaki adamla göz göze geliyoruz. Adamın yüzü bir köpek cinsine benziyor ama adını bir türlü çıkaramıyorum. Kot pantolonum biraz daha sıkıştırıyor.

– Sen köpeklerden anlar mısın? Şu yandaki adam sence de köpeğe benzemiyor mu?
– Evet, öyle dedim ben de. Bu hatayı benim yaptığımı söyleyen köpek oğlu köpektir dedim. Yıllardır bankacılık yapıyorum ben, iyi günde kötü günde, krizde bile yaptım bu işi. Bu dediğiniz bana hakaret dedim. Bugün artık Murat Alakuş ismi bankacılık sektöründe bilinen bir isimse ben bu noktaya kolay gelmedim dedim..

Yandaki adam az ötedeki garsona el sallıyor sürekli ama garsonun onu gördüğü falan yok. Garson sürekli camın ardına, trenin peşi sıra koşan adama bakıyor. Köpek adam mızmızlanmaya başlıyor, yanakları daha da sarkıyor ama el sallamaktan da vazgeçmiyor. Cama dönüp el sallıyorum, yansımamı gören garson masamıza geliyor.

– Sufleniz henüz hazır değil.
– Bana değil, şu yandaki adama bakacaksınız. Bir saattir size el sallıyor.
– O masaya ben bakmıyorum.

Garson, yanı başında kendisine el sallayan adama aldırış etmeden eski yerine ve bakışına geri dönüyor. Adam hala el sallıyor, dudakların kenarlarında birikmiş salyalar var. Önüme bakıyorum, Murat Alakuş susmuş. Fırsattan istifade soruyorum, “Peki Ankara’ya niye gidiyorsun, hem de mesai vaktinde?”

– Sonra dedim ki kıza, “bak” dedim. Bu işte benim hiçbir payım yok, biliyorsun. Kendini kurtaracaksın diye benim adımı niye veriyorsun. Sen zaten torpillisin, kimse sana bir şey yapamaz. Ama niye ben? Bana garezin mi var?

Dışarıya bakıyorum. Ağaçların dalları camları yalamaktan usanmadan geçip gidiyorlar. Ağaçların ardında, uzakta bir köy görünüyor. Ufak bir açıklıkta köyün çocukları toplanmış oyun oynuyorlar. Bisikletli biri var galiba içlerinde, en önde, diğerleri onu kovalıyorlar. Çocuk çok hızlı süremiyor. Arkasındakiler iyice yaklaştıklarında çocuk daha fazla dayanamayıp bisikletten düşüyor. Garsonun yansıması onu yerde ağlar bırakıp mutfağa gidiyor. Kendimi terk edilmiş, yalnız, monologlarda esir düşmüş gibi hissediyorum.

– Kız susuyor. Baktım biraz daha yüklensem ağlayacak, sonra diğeri..
– Bir şey sorucam, sen beni duyuyor musun?
– ..içeri girdi, ona da aynı şekilde söyledim. Kendinizden utanın, bunu nasıl düşünürsünüz dedim. Bunu nasıl düşünürsünüz?!

Tuvalete gidebilirim mesela şu anda. Hiçbirşey değişmez. Hem üstelik belki biraz da olsa rahatlarım. Yoksa bu pantolon bu yolculuğa dayanmaz. Murat’ın ağzına bakıyorum. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış. Çıkarırmış. “Sufleniz geldi”.

Garson sufleyi önüme bırakıyor. Bifteği görünce Murat da susuyor. Ağzının kenarları beğenmez bir ifadeyle büzüşüyor. Eline bıçağı alıp bifteği bastırıyor, “Bu çok pişmiş”

– Tam kıvamında pişirdik efendim.
– Hayır böyle olmaz, bastırınca kan çıkmalı. Dedim, demedim mi?
– Haklısınız efendim, dediniz. Hemen hallediyorum.

Garson bifteği alıp köpek adamın önüne bırakıyor. Adam mutlu sesler çıkarıp bifteğe eğilirken Murat’a bakıyorum. Yüzünde mağrur bir ifadeyle elindeki bıçağa bakıyor. Önümdeki sufleye bir kaşık krema boca ediyorum. Ortasından çöküyor ve beyaz dudaklı karanlık bir ağız açılıyor. İçinden şekerli bir duman tıslayarak yükseliyor, “tıssssss”. İlk söylediği bu oluyor: “tısssss”

Tısssss diyorum.

– Her neyse, sonra kız hatasını kabul etti sonunda.
“Prsssssuuuii”

– Prssssuuuii.
– Evet Cüneyt ciğim, eninde sonunda anlaşılacaktı haklı olduğum. Benim zaten böyle amatörce bir hata yapmış olmamı nasıl düşünebildiler, benim bozulduğum nokta bu.
“Fiyyuuhh”

– Fiyyuuhh?
– Ankara’ya niye mi gidiyorum. Aslında sana söylemek istediğim nokta da buydu. Aslında niyetim Ankara’ya gitmek değildi..
“Nyyeeeeeyh”

– Nyyeeeeeyh?
– Çünkü aslında seni görmek istiyordum. Tesadüf işte. O Cüneyt sensin Cüneyt.

“Haaaassssss”

Yorum Bırak

ayna

– Hooop! Karıştırdın kardeşim. O benim poşetim!

Gökhan otobüsten indiğinde elindeki poşetin doğruluğundan emindi ama kafasındaki düşüncelerin doğruluğundan emin olabilmesi için de benzer bir yardıma ihtiyaç duyuyordu. Aslı daha önce de böyle erken sayılabilecek saatlerde birkaç kez kendisini aramış ve eve çağırmıştı ama Gökhan bu çağrıda hiç bugünkü kadar düşük cümleler işitmemişti. Aslı’nın onu vakitsizce her mesai saati çağırışında olduğu gibi yine sevmediği patronunun karşısına dikilmesi ve bir türlü bitmek bilmeyen kanal tedavisinin yarattığı ruhsal ve ekonomik buhranlar üzerine ahkam kesmesi gerekmişti. Gökhan, kölelik sistemi kalkmış olduğu için çok mutluydu. Eskiden olsa dişlere bakarlardı.

İstanbul içi suyla dolu bir kum saatiydi; buna rağmen kumsuz ve vakitsizdi. Özündeki bu eksikliği de daha fazla su kullanarak kapatıyordu. Kirpikleri bile yapışmaya zorlayan bu yağmurlu günde, biri yerde diğeri gökte olmak üzere iki ayrı İstanbul vardı. Yer ve gök birbirlerinin sulu yüzeyinde yansıyor, yankılanıyor, birbirlerine dolup boşalıp birbirlerini çoğaltıyorlardı. Çok fazla İstanbul ve buna karşılık çok az insan vardı. Gökhan, yağmurun altında inleyen caddenin kenarında sırılsıklam ve tek başınaydı. Görüşünü dış bükeyleyen yağmur damlalarının arasından görebildiği, deniz fenerleri gibi güven veren tek tük birkaç arabanın stop lambalarının uzaktaki varlığı dışında tenha olan caddeden karşıya, salının içinde salına salına geçti.

Apartmanın kapısına geldiğinde düşünceleriyle ağırlaşan salının yavaşlığı sırılsıklam ıslanmasına yetmişti bile. Salı kapının ziline bağladı.

Asansör her zamanki gibi yine bozuktu. Şimdiye kadar çalıştığını da hiç görmemişti. Üzerine sular dökülerek çıkılan beş katlık bir merdiven boşluğunun yorgun pişmanlığı yerine bu bozuk asansörün durağan kararlılığına sahip olmayı isterdi. Ona hem yakın hem de uzak durmak. Aslı’nın onu niye çağırdığını içine işleyen yağmur kadar derinden biliyordu ama hiç değilse bugün yanılıyor olmayı isterdi.

Kapıyı aralık buldu. İçeri girdi ve ayakkabılarını çıkardı. Perdeler ardına kadar kapalıydı. İçerisi son derece karanlık olduğu halde karşı duvarda salınan bazı parlak dalgalanmalar görür gibiydi. Aslı ortalarda görünmüyordu. Eve girmesine rağmen ani bir üşüme dalgasının vücudunu kuşattığını duyumsadı. Az önce basmış olduğu parke zemine bakınca, merdiven boşluğundaki ışıkta parıldayan ıslak ayak izini gördü. Baştan ayağa sırılsıklamdı. Merdiven ışığı kendiliğinden söndü ve Gökhan dairenin kapısını kapadı.

Kapının kapanma sesiyle hemen aynı anda odanın ışıkları yandı ve Aslı’nın sesi duyuldu: “Sürpriiiiiiz!”. Gökhan başını çevirdiğinde Aslı’yı salonun diğer ucunda ayakta gördü. Çırılçıplaktı. Kupkuruydu. Ona verebileceği bir şey olduğunu düşündü.

Aslı, ara sokaklarının cazibesinin farkında olan bir kent gibi yavaşça ona doğru parmak uçlarında büyüdü. Gökhan, salonun bütün duvarlarının jelatinli süsler, parlak kağıtlar, renkli balonlar ve kocaman bir afişle donanmış olduğunu gördü: “Mutlu yıllar Gökuş”. Bu çok acımasızcaydı. Kendisine en son ne zaman “Gökuş” dendiğini düşündü. Herhalde küçük bir çocukken olmalıydı. Henüz kendisi hakkında bilinmesi gereken bir şey, yaşam ve deneyim denen büyücek bir arazisi yokken. Sadece bir harita olarak algılanıp, on binde bir oranında “Gökuşlanabilirken”. “Gökuş” acımasızdı, adaletsizdi ve şimdi aşağıda bir yerlerde, ondan uzaktaydı..

Aslı yanına geldiğinde Gökhan hala afişteki yazıya bakıyordu. Aslı kollarını yavaşça Gökhan’ın boynuna doladı ve vücudunu ona yasladı. “Mutlu yıllar Gökuş!” dedi, “Doğum günün kutlu olsun”. Buna karşılık Gökhan yüzünü afişten aldı ve kötücül bir gülümseyişle Aslı’nın gözbebeklerine baktı: “Bugün benim doğum günüm değil ki…”

Öpüştüler. İkisi de gülümsüyordu. Şimdi Aslı’nın yüzünün yarısı ıslanmış, ışıkta parıldıyordu. “Islanmışsın…. yazık sana”. “Yazık bana” diye onayladı Gökhan. Aslı Gökhan’ın elindeki poşete baktı. “Hayrola, kendine hediye mi aldın?” diye sordu dişlerini parlatarak. “Evet, koca bir Edgar Allen Poe serisi hem de…. Ne dersin, sence hoşuma gider mi?”. “Bayılırsın…” diye yanıt verir gibi oldu Aslı mırıltıların arasından. Poşet yere düştü. Işıklar kapatıldı. Koltuğa devrildiler.

Zaman, öpüş ve okşayışların akrep ve yelkovan olduğu bir kadranda aktı. Bir saat başında, giderek yükselen çığlıklarla bir başlangıç veya son müjdelenecekken tam, başka bir şey oldu. Dairenin kapısının orda bir şey sertçe yere düştü. Aslı sustu. Vücutlar gerildi. Kapı açıktı. Merdiven boşluğundan gelen cılız ışıkla çerçeveli bir karaltı eşikte durmuş onlara bakıyordu.

Her şey donmuştu. Karaltı kıpırtısızdı. Derken… Döndü ve gitti. Giderek derinleşen ayak sesleri, açık kapı.

Ayrıldılar. İkisi de donmuş kalmıştı. Gökhan Aslı’ya baktı. Aslı hala kapıya bakıyordu. Aslı’nın parmaklarının ve alt dudağının titrediğini gördü. Titreyen dudakların arasından tek bir sözcük çıkabildi:
..gökmen..

Aslı giyinmek için yan odaya koştu; Gökmen’in peşinden gidecekti. Gökhan koltuktan kalktı, açık kapıya doğru yürüdü. Gökmen’in düşürdüğü poşet, hastalıklı ışık altında inleyen su damlaları ile damgalı, ağzı umutsuzca açık ölü bir balık gibi yerde duruyordu. Işık sönerken gördüğü, poşetin içinde darmadağın bir pasta olduğuydu.

Gökhan o ana dek kendi doğum gününde kendi kendisine pasta alacak kadar yalnız bir insan görmemişti. Bu yalnızlıkla tekrar karşılaşabilmesi için uzun yıllar sonra yine böyle yağmurlu bir günde, tek odalı evinin banyosundaki aynada gözlerindeki karanlığı fark etmesi gerekecekti.

Yorum Bırak

köpek

Motorun ısınmasını beklerken yağmakta olan karın şiddetini artırmasından endişe ediyordu. Ellerini oğuşturdu. Heyecanlıydı. Ancak o gece öleceğini bilmiyordu.

Oysa ki hayatının bu son gününe gelip de, vücudunun sıcaklığıyla yılar yılı arkadaşlık etmiş bu araba koltuğuna son kez oturup üzerine yağan karları izlediği şu ana varıncaya kadar hep her şeyi bilmişti. Bildiğini bilmişti, dusunmeksizin. Bu kar nereden geliyordu? Atmosferde ani bir soğuma meydana gelmesiyle birlikte… Yanlış cevap. Bu kez öyle değil işte. Bu kar bugün aslında cennetten geliyordu. Onun için düzenlenen, gökyüzündeki küçük bir törende hiç tanımadığı, hiç tanıyamayacağı gerçek dostları bir araya gelmiş şakalaşırlarken onun üzerine, yeryüzündeki çukuruna, soğuk metalden yatağına beyaz çiçekler atıyorlardı. Bilinen ve bilinmeyenler arasında asla, ne olursa olsun, tüm yaşantılara, öğrenilenlere, tebeşir tozuna rağmen eşitlenemeyecek bir denklem vardı. Bilinenin krallığı ne denli geniş, ne denli güçlü olursa olsun, tek bir bilinmeyenin hançerinin ucunda kurumuş bir gül goncası kadar hükümsüzdü. Yarını olmayan bir günün başlangıcında durup, bir sonraki ay arabanın son taksidini ödemesini sağlayacak yeni bir satış şansını ve alacağı primi düşünmek kadar hükümsüzdü. Erdem, bu sabah bütünüyle hükümsüzdü.

Yüzünü, üzerine yağan çiçeklerden çevirip de dünyaya baktığında tüm bir evrenin düşünceleri kadar beyaz, bembeyaz olduğunu gördü. Kar, geceden beri yağıyor olmalıydı. Ancak yollar lastik izleriyle, kardaki yarıklarla açıktı; öyleyse bu insanlık mirasına sadık kaldığı ve vadinin güvenliğinden ayrılmadığı sürece hareket edilebilirdi. Ondan önce de birçokları aynı şeyi yapmıştı, yapmışlardı demek ki bu derin izler vardı. O uyurken başkaları başka benzer amaçlar uğruna yollardaki bu lastik izlerini açmışlardı. Erdem’in kat ettiği tüm yollar zaten daha önce mutlaka başkaları tarafından yürünmüş olurdu. Böylesi daha güvenli olurdu.

Ama Tarih, öyle ya, Tarih de bu sabah her zamankinden hükümsüzdü. Tarih artık çocuksuz , kısır ve ölüydü.

İzler gitmeyi çağrıştırdı, ağız dolusu konuşkan izler. “Gidelim, hadi gidelim”; koca bir insanlık tarihinin yükü omuzlarında Erdem’in, gidilen, gidilecek yolların bilgisi zihninde çakılı. Silinmez mürekkep kalemle beyaz üzerine asfalt siyahı. Oysa şimdi içinde bir ses, debriyaj ayağında bir kramp var “kalalım” besmeleli. Bu karda iş mi olurmuş? Geri dönsem şimdi eve. Çay demlesem bir demlik. Televizyonda ne vardır acaba? Belki Ahmet Bey de gitmeyecek fabrikaya. Boşu boşuna onca yolu tepmek de var..

Ve Erdem debriyajdan ayağını çekti. Aslında tek düşündüğü ayağını kramptan kurtarmaktı ama aynı şekilde pedal da ayağından kurtulduğunda gitme eylemi de düşünceden kurtulmuş oldu. Otomobil karda gıcırtılı mırıldanmalar çıkardı ve yavaşça makasa giren bir vagon gibi asfalttan raya oturdu. Gaza dokundu Erdem, yavaşça. Hareket olsun yeter, hareket et, daha yavaş zaman, daha yavaş düşünce, düşünce yok tartışma yok. Akla düşen olasılıklar yok. En kötü olasılıkla boşuna gidilip kös kös geri dönülecek bir yol var. Ama yine de hareket var.

Kim bilir? Düşünmemek belki de en büyük erdemdi.

Yollarda tek tük arabalar vardı. Daha çok büyük arabalar, kamyonlar. Belki de izleri açanlar bu kamyonlardı. Öyleyse başka bir uygarlığın ve kültürün yabancıl tarihini okumuş oluyordu Erdem. Ama kendisi de yazmaya başladığından beri okumak artık anlamsızdı. Zaten şehir merkezinden uzaklaşıp, 8 numaralı bağlantı yoluna girdiğinden beri trafik iyiden iyiye azalmış, arabanın lastikleri yumuşak kar üzerinde başkalarının yazdıklarını okumak yerine daha çok kendisininkini yazar hale gelmişti. Bağlantı yolunu “Uykular – 21 Km” yazılı tali yol tabelasının önünde terk edip önünde uzanıp giden bembeyaz, el değmemiş beyazlıktaki kar yolunu gördüğünde biraz şaşırsa da yine de durmadan devam etti. Ancak birkaçyüz metre kadar ilerledikten sonra karla kaplı dar yolda, yola çıktığından beri ilk kez durmayı ve geri dönmeyi düşündü. Hiç iz olmadığına göre bu yoldan bugün hiçbir araç geçmemişti. Öyleyse Ahmet Bey de fabrikada olamazdı. Öyleyse bütün bu yolu gitmek de anlamsızdı. Bir an önce durup geri dönmeli o halde. Yolun genişlediği bir yerden geri dönmeli. Zaten böyle bir havada bu yolun açık olacağını düşünmek delilikti. Dar yolda dönüşe uygun bir açıklık buluncaya kadar ilerlemeye karar verdi.

Uzun zamandır ilk defa gidilmemiş bir yolda ilerliyordu Erdem, yumuşak kar üzerinde yol alıyordu.Araba lastikleri altında ezilen bakire karın, düşük devirli motor hırıltısıyla arkadaş mırıltılı şarkısı ona eşlik ediyordu.

Uzaklarda, yolu çevreleyen tarlaların ve yapraksız dalların üzerinde uçan gece karası kuşlar vardı. Az ötede yolun kenarında kara bata çıka Erdem’le aynı doğrultuda yol alan sarı bir köpek vardı. Köpek peşi sıra izleriyle karı bozarak, dağıtarak ve kara aldırmadan gidiyordu. Nereye niye gittiği belli değildi, sadece gidiyordu belki de. Erdem köpeğin ardındaki izlere baktı. Şekilsiz hayvan devinimleri. Dikiz aynasından arabanın ardında uzanıp geçmişe giden izlere baktı, dümdüz uzayıp gidiyor iki paralel çizgide, mekanik yaşam devinimleri. İçinde inip yürümek isteği doğdu birden. Bir hayvan gibi, berduş amaçsız sarı bir köpek gibi karda başka hiçbir canlınınkinin ve hatta birbirinin dahi benzeri olmayan, şekilsiz, kalıpsız izler bırakmak. Yalnızca kendine ait, ayaklarına, adımlarına,yaşamına ait bir imza atmak bu beyaz natürmortun altına, sanki kendi yaratmış gibi bu müthiş saflıktaki ve soğukluktaki resmi. Yaratmak da değildi aslında. Bu denli sahip olma tutkulu değildi içindeki. Saf ve temizdi, kar gibi. Eğer inip yürürse, bugün belki nihayet o resmin bir parçası olabileceğini hissetti aslında Erdem. Köpeğin de belki tek hissedebildiği buydu ve Erdem, bugün beyaz ve ölü doğanın ortasında huzurla ve amaçsız yol alırken hayatında ilk defa bir köpeğin hissine ve amacına ortak oldu. Çok büyük, uçsuz bucaksız bir amacın veya amaçsızlığın uzun yıllar sonra sılaya dönen özlem dolu parçası oldu.

Geri dönülecek o açıklık bir türlü gelmiyordu. Yola girdiği anda henüz fazla ilerlememişken geri vitese takıp çıkmalıydı buradan. Ama şimdi artık dönemiyordu. Bu şekilde ne kadar yol aldığını tam olarak kestiremese de fabrikaya daha önceki ziyaretinden hatırladığı kadarıyla yolun yarısını, belki de biraz daha fazlasını kat etmiş olmalıydı. Az ötede yolun kenarında donmuş bir ağacın olduğu dönemeçte yolun biraz genişlediğini gördü Erdem. Şöyle geniş bir kavis çizebilirse… Tamam oldu sanırım. Buradan dönülürdü. Araba yolu enlemesine ikiye bölen bir set gibi yolun ortasında kararsız duruyordu şimdi. Solunda lastik izleriyle damgalanmış onu bekleyen, onu buraya getiren ve yoyo ipleri gibi makaraya yeniden dolamak isteyen mekanik hayatı var. Sağında ise ayak izlerini bekleyen el değmemiş, yoğrulmamış, henüz üzerine birşey yazılmamış bilinmez. Bembeyaz bir kanvas çekiciliğinde. Burnunda boya kokusu var Erdem’in. Hayalinde bir köpek figürü. Erdem birazdan kontağı söndürecek. Arabanın kapısını aralayıp adımlamaya başlayacak yumuşak karı. En azından, buraya kadar gelmişken, geri dönmeden önce biraz olsun karda yürüsem diyecek. Ilık, kokusuz bir soğuk göz pınarlarına hükmedecek.

Sık sık dönüp adımlarının karda bıraktığı izlere bakıyordu Erdem. Kara yazdığı ismine, yaşamına, anlamına bakıyordu. Kar, ayaklarının altında inliyor, gıc

Yorum Bırak

tüm dünyanın kaybettiği duvarı berlin’de bulan kız

Kiraz, yüzyirmiyedi kiloydu ve o akşam da diğer akşamlarda olduğu gibi, televizyon kumandasını tuttuğu eliyle, kucağına koyduğu cips poşetine uzanan diğer eli arasında mükemmel bir denge yakalamıştı. Annesi yandaki koltukta kucağındaki örgü işi ile uyukluyordu. Televizyonda en sevdiği dizi olmasına rağmen, Kiraz, o anda televizyona bakmak istemiyordu, çünkü esas oğlan ve esas kız öpüşmekle meşguldüler. Öpüşme faslı uzadıkça Kiraz’ı bir sıkıntıdır basıyordu. Kucağındaki cips poşetini sol eli ile kavrayarak gözünün önüne kaldırdı. Gözlenen gök olayının adı mükemmel bir televizyon tutulmasıydı.
Ama paket tüm hışırtılı varlığına rağmen sesleri bastırmaya yetmiyordu.
– Seni çok istiyorum aşkım.
Paketin arkasındaki yazıları okudu fısıltıyla
– Patates, çeşni, baharat, kekik…
– Ben de seni… İçine al beni, orada kalayım…
– Karbonhidrat yüzde yetmiş, yağ yüzde on, protein iki…
– Kaçalım ne olursun buralardan. Mmmmmh…

İçindekiler bitmişti ama sahne bitmek bilmiyordu. Başka bir zamanda geri dönmek üzere sağ elindeki kumanda ile küçük bir zaman yolculuğuna çıktı. Düğmeye dokundukça gülen, ağlayan, ciddi, bağıran, konuşan ve susan insan görüntüleri anlamsız bir kolajda akıyordu. Gölgeli ve rengârenk bir duvara dayanmış karanlıkta öpüşen iki sevgilinin görüntüsü (,) hızla geçti gitti önünden bir göz kırpması anında. İfadesiz duvar gibi yüzüyle bir haber spikeri, bazı bilim adamlarının zaman yolculuğu ile ilgili yaptıkları son araştırmanın sonuçlarından bahsediyordu. Kiraz, dişlerinin arasına takılmış küçük bir cips parçasının rahatsızlığının farkına varırmışçasına, ekşi bir yüz ifadesi ile bir önceki kanala geri döndü. Duvarın dibindeki sevgililer öpüşmeye devam ediyorlardı. Adam kadının kulağına fısıldıyordu. Eli kadının göğsündeydi.
– Bu duvar eskiden bizi ayırıyordu… Ama bak şimdi bizi saklıyor.
Kadının eli adamın pantolonunun ağındaydı.
– … Ondan geriye kalanlar.
Adamın eli kadının saçına dolandı.
– Bunu yaptığımız için eskiden olsa bizi vururlardı.
Kadın adama arkasını döndü, yüzünü yasladığı duvarı elleriyle avuçladı, okşadı.
– Yine vursunlar… Tam burada ölmek istiyorum… Öldür beni.
İnleme sesleri.

Kiraz filmdeki sevgililerin sevişme sahnesini izlerken kendini dünyanın üzerinde, havada duran bir tanrıça gibi hissetti. Her şeyi görüyor, her şeyi biliyordu. Oturduğu bu koltukta dünyaya hükmediyordu. Bir cips poşetinin içindeki muhteviyatı en ince detayına kadar ayrıştırabildiği gibi bu sahneyi de ayrıştırabiliyordu. Işık şurada duruyordu, yönetmenin koltuğu sağdaydı, setteki görünmeyen insanları, kalabalığı görüyordu, mikrofonu uzatan adam diğer adamın ardındaydı. Set ekibinin konuşmalarını duyuyordu. Kiraz her an her yerdeydi, o kadının yerindeydi, duvara dayanmış, “öldür beni” diye fısıldayan o kadın Kiraz( ‘)dı. Kiraz her şeyi hissediyordu. Olgun bir meyve gibi, toprağın, suyun, güneşin tadını biliyordu. O oturuyor ve oturduğu yerden tüm bir dünyanın tadını biliyordu. O bir tanrıçaydı. O, ulaşılmazdı.

Çığlık sesi. Yandaki koltuktaki annesi uyanmış bağırıyordu:
– Ayyyy bu ne kız edepsiz, değiştir şu kanalı!

Filmdeki sevgililer iniltili sevişmelerini sürdürürlerken yavaşça annesine çevirdi başını Kiraz. Annesinin yüzünde yorgun ve uykulu kırışıklıklar vardı. Kiraz, kendisini çepeçevre kuşatan bir hayalin buğusunun ardından, ölümlülerle yüzgöz olmak istemeyen bir tanrıça gibi sakin ve dalgınca konuştu:

– Anne… Duvarımı gördün mü?

***

Kiraz seksensekiz kiloydu ve bereket tanrıçasının heykelinin önünde ayakta durmuş, mükemmel bir simetri yaratıyordu. Müzenin içi giderek tenhalaşıyordu, kapanma vakti yaklaşıyor olmalıydı. Neredeyse tüm gününü burada geçirmişti, ayakları ağrıyordu. Tüm bu eski zaman kadınlarının, bu tanrıçaların, ilahelerin neden bu kadar şişman olduklarını anlamamıştı. Eskiden şişman kadınlar beğeniliyordu belki ama şimdi durum öyle değildi artık. Artık çok genç sayılamayacak olmasına rağmen Kiraz’ın sadece tek bir erkek arkadaşı olmuştu, o da yakın zamanda, Ercü. Ercü de ona bir kez olsun dokunmamıştı, sadece bir kez kaçamak öpmüştü, hepsi o. Sonra da şişman olduğunu ve yanındayken utandığını söyleyip ayrılmıştı Kiraz’dan. Bu bir yıl önceydi. O zaman Kiraz doksaniki kiloydu. Ercü gidince bir süre bunalım yaşamış, eve kapanmış ve çok kilo almıştı. Ama son üç aydır rejim yapıyordu ve seksensekize kadar inmişti. Çok yavaş, ama başaracaktı.

Arkasından bir el omzuna dokundu. Yüzündeki sert çizgilere rağmen güzel bir gülüşü olan mavi gözlü bir adam ona bir şeyler söylüyordu. Kiraz adamın söylediklerinin tek kelimesini bile anlamadı. O da adama gülümsedi. Adam elleriyle kapıyı işaret edip, yüzündeki gülüşe sıkıntı kıvrımları iliştirince anladı adamın müze görevlisi olduğunu. Kapanıyordu. Başını salladı ve şişman tanrıçaları ardında bırakıp çıkışa, dünyaya doğru yürüdü ağrıyan ayaklarıyla. Dışarıda akşam oluyordu.

Caddeden aşağı yürürken midesinin kazındığını hissetti. Çantasından kepekli bisküvilerini çıkarıp kemirmeye başladı. Sanki tüm insanlar üzerine gelir gibiydi, sanki ters yönde gidiyordu. Yanından gelip geçen kimse ona bakmıyordu, o yokmuş gibi. İnsanın evrende kapladığı hacim ile dikkat çekiciliği arasında bir ters ilişki vardı belki de. Belki de insan gözü ile ilgili bir şey, odaklanmaya alışık olmak, çok uzağa, çok derine bakamamak. İnsanın gözünün sınırları büyüklüğe katlanamayacak kadar dardı belki, yorulmak mı istemiyorlardı. Neyse ne. Onun da diğer insanlar gibi görünür olacağı bir gün gelecekti.

Az ötede, caddenin karşısında toplanmış bir kalabalık gördü. Bir konuşma ya da gösteri vardı belki de. Karşıya geçip kalabalığın arasına karışınca anladı ancak ne olduğunu. Bir film çekiliyordu. Sprey boyalarla alacalı bulacalı boyanmış eski duvardan kalan bir parçanın kıyısında durmuş bir kadın ve adam vardı odakta. Kameramanlar, ışıkçılar, set görevlileri ve halk ikisinin etrafını çepeçevre kuşatmıştı. Çıt çıkmıyordu. Sadece odaktaki adam ve kadının hırıltılı sesleri duyuluyordu. Söylediklerinin tek kelimesini anlamıyordu Kiraz, ama anlamayı çok isterdi. Kadın çok ince, çok zarifti, çok güzeldi. Adam önemsizdi. Kiraz’a öyle geldi ki, o an herkes aslında kadını izliyordu. Kadın gözlerini kapatmış aralı dudaklarının ötesinden inliyordu, elleri duvarda geziniyordu, yanağını duvara dayamıştı. Kiraz kadının yavaşça duvarın üzerinde gezen, duvarı okşayan, büzülüp açılan ellerinin güzelliğine baktı. O bir tanrıça gibi güzeldi, herkes ona hayran hayran bakıyordu. Kiraz, kadının ellerinin yolculuğunu izliyor, karnının acıktığını hissediyordu. Yavaşça bir bisküvi çıkardı paketinden. Onu avucunda tutup diğer elinin parmaklarıyla bisküvinin pütürlü yüzeyi üzerinde gezintiye çıktı, bisküviyi okşadı. Kendini o kadın gibi hissediyordu. Sanki orada ayakta durmuş adamla sevişen kişi, herkesin tutkuyla baktığı bu kadın şimdi oydu. Kadın duvarı okşadı. Kiraz bisküvinin pütürlü ve sert yüzeyi üzerinde gezdirdi parmaklarını. Kadının tutkuyla aralı dudakları duvardaydı, Kiraz elindeki bisküviyi ağzına götürdü. Kadın duvara yasladığı ağzıyla ince bir çığlık koyuverirken Kiraz dişlerinin ucuyla bisküviden bir ısırık alıyordu.

Tam o anda yüksek tonda bir erkek bağrışı duyuldu. Kadın duvardan ayrıldı v
e sıkıntıyla gülmeye başladı. Yüzünde acı ve yorgun, bıkkın bir ifade vardı. Bir anda herkes koşuşturmaya ve konuşmaya başladı. Kadının sadece yorgun ve asık suratı görünüyordu, etrafını kuşatan ve yüzünü pudralayan kalabalığın arasından. Kalabalığın içindeyken hiçbir özelliği yoktu. Az önce duvarı tutkuyla okşayan, herkesin izlediği aynı kadın değildi artık. Sıradandı. Sahteydi her şey. Kiraz’ın ağzındaki kupkuru bisküvi çatırtıyla dağıldı. Tadı berbattı.

Ağzındaki saman tadındaki zerreleri geveleyerek gerisingeri caddeden karşıya, otobüs duraklarına yürüdü. Aklı kadınının duvarı okşayan ellerinin dansında, bu ellere yansıyan arzusunda çakılı kalmıştı. Her şey sahteyse eğer bu eller nasıl bu kadar istekle o duvarı okşayabilirlerdi?

Bunu düşünen Kiraz bir anda bu isteğin saflığının sebebini anlar gibi oldu. Kadının elleri, bu ellerdeki istek ve dansının güzelliği sahte değildi. Çünkü duvar sahte değildi. Duvar hep oradaydı, kimseye, etrafındakilere, kendisine dokunanlara aldırış etmezdi. O sadece, kendiliğinden vardı. Kadının etrafını çeviren kalabalık, sahte bir sahneyi, bir düzenlemeyi seyretmek için oradaydı. Kadın, onların izlemek istediği sahte sahnelerin sahte tanrıçasıydı. Ama duvarla sevişirken, sadece o zaman, kendisi olmuştu, çünkü duvar ona aldırış etmezdi. Kadın aslında duvarla sevişmişti. Tüm içtenliği ve arzusuyla kadın duvarla, kadın kendisiyle sevişmişti. Kadın ancak kendiyle sevişirken bir tanrıça kadar güzeldi.

Bir anda durduğu durağın tabelasına takıldı Kiraz’ın gözü. Burası kuzeninin ona bahsettiği yerdi, evet orasıydı. Hatırlıyordu. Otobüs geldi ama binmedi. Bu, şehirdeki son günüydü, daha zamanı vardı. Biraz daha kalmak istiyordu.

Durağın arkasından uzanıp içerilere giden yoldan ilerleyince kırmızı ışıkların aydınlattığı sokağın başına geldi. Burası olmalıydı. Kuzeni, bu sokakta çiftlerin sevişmek için gittikleri garip bir yer olduğunu söylemişti. İsteyenler yalnız da gidebiliyor ve sevişen çiftleri izleyebiliyorlardı. Bunu yapmak istiyordu, yabancı bir şehirde herkesten, her şeyden uzaktaydı. Hiç düşünmemişti bunu ama kadının ellerini gördükten, çıkardığı iniltileri duyduktan sonra şimdi, tam da buradayken, bu son gününde bunu yapmak istiyordu.

Ne yapacağını, nereye doğru gitmesi gerektiğini bilmeden sokağın başında biraz ayakta durdu. Gelip geçenleri, tüm o yabancı ve uzak, kendisini görmeyen insanları izledi. Geri dönmek istedi ama bir türlü yapamadı. Çiftlerin genellikle girdikleri bir yer vardı az ilerde. Orası olabilirdi. Ürkek adımlarla kapısına doğru yürüdü. İçerisi bir kafeye benziyordu. Kapının önünde oyalandı biraz, sonra yanından geçen iki çiftin ardından, onları izleyerek kafeye girdi. Az ilerisindeki çiftler, içerideki masaların arasından ilerleyen bir patikadan, karşılarındaki aşağıya inen merdiven boşluğuna doğru yürüdüler. Aşağıdan yüksek sesli bir müzik geliyordu. Kiraz derin bir nefes aldı, titriyordu. Elleriyle birbirlerinin beline dolanmış çiftler merdivenden aşağı inerlerken bir el onların hemen ardındaki Kiraz’ı durdurdu. Merdiven girişindeki iri yapılı bir adam ona bir şeyler söylüyordu. Anlamadığını belirtmek için kafasını salladı Kiraz. Adam daha yüksek sesle yineledi. Durum umutsuzdu. Adam ilerdeki masaları işaret etti sonunda Kiraz’a. Kiraz anlamamışı. Yine de bugün ikinci görünür oluşuydu bu, müzede ve şimdi, ama ikisinde de engellenmek için, defedilmek, görünmezliğe geri gönderilmek için. Ya tek başına inmesine izin yoktu ya da içerisi doluydu ve adam beklemesini istiyordu. Ya da belki de başka bir şey. Beklemeye karar verdi. Bilmediği bu yerde adamın söylediği yerde durmaktan başka bir şey yapacak cesareti yoktu. Buraya gelebilmek için hepsini tüketmişti zaten. Geri döndü ve tam da adamın işaret ettiği masaya oturdu.

Oturur oturmaz yanı başında bir garson bitti ve eline bir menü tutuşturdu. Kiraz gülümsedi ve teşekkür etti adama ama adam hiç kımıldamadan onu bekliyordu. Bir şey sipariş etmesi gerekliydi. Ne olduğuna bakmadan rastgele, sırf ismini beğendiği ve fiyatını uygun bulduğu ilk şeyi parmağıyla göstererek istediğini söyledi. Garson dönüp gitti ve Kiraz bekledi. Masasının önünden çiftler geçmeye ve merdivenden aşağıya inmeye devam ediyorlardı. Ara sıra tekler de iniyordu. Demek ki aşağıya alınmamasının sebebi başka bir şeydi. Kalkıp gitmek istedi o anda, boşuna beklediğini anlamıştı. Ama sipariş de vermişti, kalkamazdı. O yüzden beklemeyi sürdürdü.

Garson elindeki, beyaz kremaya, mayhoş ve acı kokulu bir çikolata sosuna bulanmış, etrafında rengarenk dondurma toplarının çiçek açtığı bir muz tabağı ile döndü. Kiraz tabağın büyüklüğüne şaşakalmıştı. Bunu yiyebilmesine imkan yoktu, tatlı çok fazlaydı, o rejimdeydi. Yine de bir kaşık alabilirdi, tadına bakmak için. Kaşığını usulca tatlıya sapladı. Dondurma soğukluğu ile dilini yaktı, tadı başdöndürücü güzellikteydi. Muz ağzında dağılıyordu. Çikolata harika kokuyordu.

Masasının önünden erkekler, kadınlar geçip aşağıya akıyorlardı. Su damlaları gibi. Hepsi birbirine benziyordu. Özdeş dondurma topları. Sarışın, yapılı, uzun, köşeli çeneler, kısa saç, kaslı enseler. Sert kollar. Hepsi aynı kokuyordu. Mayhoş ve acı bir çikolata kokusu, krema. Hiçbiri onu görmüyordu. Ama o hepsini görüyordu. Her yüzün tadına bakıyordu. Ağzında dağılıyorlardı. Bir süre sonra onları izlemeyi de bıraktı. Kaşık tutan elinin tatlı üzerindeki gezintisini izliyordu. Yumuşak tatlıyı kaşığı ile okşuyordu. Tatlısı biterken yüzüne ıslak bir gülümseme yayıldı. Boş tabağı işaret etti garsona. Aynısından bir tane daha yiyecekti.

Kafeden çıkınca durağa geri yürüdü. İnce bir yağmur çiseliyordu. Ortalık tenhalaşmıştı. Durak boştu. Caddenin karşısındaki duvar şimdi yapayalnız duruyordu. Yollar boş görünüyordu. Hızla geçti caddeyi. Arkasına, ışıksız yanına dolandı duvarın. Kadın işte tam buraya dayanmıştı. Avuçlarıyla duvara dayandı. Soğuk, pürüzlü ve ıslak. Duvar ona da aldırmıyordu. Film çekimindeki kadının aksine, onu izleyen kimse yoktu, yapayalnızdı. Rahattı. Ağzında çikolatalı, tatlı bir koku vardı. Avuçlarıyla okşadı, sıktı karanlıktaki duvarı. Parmaklarıyla üzerinde gezindi soğukluğunun. Islaklığını hissetti. Duvarın üzerinde kayan parmakları küçük bir deliğe takıldılar. Bir tek parmağını sivrilterek yavaşça soktu deliğe. Parmağının ucunda, deliğin içindeki kum zerrelerinin hareket ettiğini hissediyordu. İyice hızlanmıştı şimdi yağmur. Yavaşça, çok yavaşça büktü parmağını ve duvardan küçük parçalar kopup yuvarlandı avucuna, ağzından dökülen ince bir iniltinin eşliğinde.

***

Kiraz yüzyirmiyedi kiloydu ve yatağının altına uzattığı başı ile kocaman gövdesi arasında mükemmel, huzurlu bir denge yakalamıştı. Tüm odanın altını üstüne getirmişti ama aradığı şeyi ilk bakması gereken yerde, yatağının altındaki küçük bir kutunun içinde buluyordu. Sırtını yatağa dayayarak oturdu. Elinde tuttuğu kutunun içindeki taş parçalarına baktı. İki yıl önce, ailesi girdiği bunalımdan kurtulması için onu Berlin’deki kuzeninin yanına yollamışlardı. Çikolataları yemiş, likörleri içmişlerdi ama yine de geriye seyahatinin özel ve kişisel, yenmez içilmez hatıralıkları kalmıştı. Duvar parçaları. Düz yüzeylerinin üzeri sprey boya ile kırmızıya boyalıydı. Kiraz onlara baktı. Küçük, kırmızı şekerlere benziyorlardı. Bir tanesini ağzına götürdü ve diliyle dokundu. Diline yapışan küçük kum parçac

Yorum Bırak

kaleme geri dönen yazı

Seni düşündüm. Geceydi ve camın ardındaki karanlık yol göğsüme saplanıyordu. Direksiyon vardı sadece; adı “sen” olan uykulu yumuşaklığın yerine pürüzlü sert bir doku parmaklarımın ucundaki. Avuçlarımdaki terle beslenen seçimlerim. Yolun saatte yüz yirmi kilometreyle, senin hayaletin için göğsüme saplanmasına izin vermekle, karanlıktan da karanlık, gece, toprak, ot, ezilmiş metal, kan ve ölüm kokan mutlak sensizlik üzerine bir seçim. Ama ben seni düşündüm. Her seferinde. Her seferinde sana nasıl kandığımı. Kanmak ve kanamak arasında sadece bir harf vardı. Acıyı çoğaltan bir sesli harf. Sessiz harfleri severdim oysa ben. Anlamın onlarda olduğunu düşünürdüm. Sesliler anlamı hazmetmek için gerekli olan hayvansı boşluklardı sadece. Arabanın saatine baktım. Üç sıfır bir. Anlamın felaketim demek olduğunu öğrenmek otuz yılımı almıştı. O anda bir ses için ölebilirdim. İçin. İçin için. Senin sesin.

Ben bu yüzden durdum. Araba yarım ağızla çakıl taşlı bir serzenişte bulundu önce. Sonra motor susunca daha da korktum. Hala nefes alıp verdiğimi duydum. Ama o kadar. Benimkinden başka bir sesim kalmamıştı. Sanki sessiz harflerim, bez bebeklerim de elimden alınmış gibi motor durunca. Saat üç sıfır üç. Etrafımda karanlık, karanlık içinde boş bir vaat; hareketsiz kıpırtısız, her iki yöne doğru da, far ışığında kalkan tozların buğusunda kaybolup giden yol. Bu kadar yolun ne anlamı vardı, bu kadar yaşanmışlığın. Yine bir karanlığın içindeydim, sessizliğin. Başladığım noktadan daha aydınlıkta değildim, daha çok ses yoktu etrafımda. O anda bir intihar mektubu yazsam üstüne sadece iki hece karalardım. Ba ve ba. İki tane ba, yan yana. İlk söylediğim sözcük buymuş. Sonuncusu… Başladığım noktanın üzerindeyim.

Ben üç sıfır üç de doğdum. Öyle söylemişti acımı bilen annem. Ona inandım. Yeni doğmuş, ıslak bir kedi yavrusu kadar ardına dek kapalı gözlerle var oldum ben. Gözlerim açık şimdi ardına kadar. Ama ne kadar? Tek görebildiğim ön camda yansıyan yüzüm. Çepeçevre karanlık yüzümün ardı. Yeter ışık yok. Gözlerimin olduğu çukurlar karanlık birer soru işareti, bataklıktaki kabarcıklar. İçinde sadece soru işaretlerinin yazılı olduğu birer mektup zarfı göz kapaklarım. Karanlığa sorulan sorular göndericisine geri dönüyorlar. Her zaman olduğu gibi. Karanlık ketum bir renk.

Zaman sırtımda ağır bir yük.

Arabanın saati dışında kendinden emin bir ışık daha yok. Kırmızı, kıpkırmızı rakamlar varlığı ve yokluğu damgalıyorlar. Onlara bakan gözleri büyülüyorlar.

Yirmi yedi saniye daha geçti. Sesini duymalıyım.

Otoyol bir zaman tüneli. Bir zamandan başka bir zamana açılan bir geçit. Geleceğe ya da geçmişe. Hangi yöne gittiğinin önemi yok. Sadece gidersin. Gitmek önemlidir. Hareket dışında başka bir seçeneği yoktur otoyolun. Hareket edersin. Hareket, zamanda bir girişi bir de çıkışı olan dümdüz delikler açar. Otoyolda durmak, duraklamak, yolcu alıp bindirmek bu yüzden yasaktır. Otoyolda durup düşünmek yasaktır. Yasaklar insanların iyiliği içindir. Çünkü düşünce ihanete gebedir. Zamanın çift yönlü akışına baş kaldırmak varlığın tekilliğine ihanettir. Eğer durursan seni sen yapan, seni yürüten, seni ayakta tutan basitliğe bir daha ASLA düşünmeden, rahatça sığınamazsın. Düşünce, zamanın üzerinde, ne geçmiş ne de gelecekte çaresi olmayan, kurtuluşu olmayan bulaşıcı vebamızdır.

Ama ben durdum. Belki de tek işlediğim günah buydu. Otuz yıllık hayatımın tek günahı. Ben durdum ve düşündüm. Biliyorum, yapmamam gerekirdi. O ana kadar işlediğim tüm suçlar, birer günaha dönüşmeden hareketimin ardında kalan rüzgarda savrulup gitmişlerdi. Dikiz aynamda yoldan başkasını görmemiştim. Yol, yol, yol. Önüm arkam, sağım solum yol. Ama şimdi…

Şimdi her yanım sen. Sen benim geç kalmış günahımsın. Bunu biliyorum. Seni görüyorum. Sadece ardımda değil, çakıl taşlarını ağırlığıyla ezen metalik düşüncemin hükmündeki karanlık ülkenin her yanı sana bürümüştü. Otuz yıldır dur durak bilmeden aklımın bahçelerindeki çiçekleri sulayan, aykırı dalları budayan, ayrık otlarını yolan bahçıvanımın çaresizliğisin sen. Dikenleri zehirli, bir gecede tüm bahçeleri, tarlaları dolduracak denli yaşama azimli ayrık otum. Kökünden koparsan bile ertesi sabah yine dikenlenecek ve parmaklarıma acının ve zehrin bir gecede ASLA unutulamayacak tadını hatırlatacak olan. Senden kaçamam. Kökünden yolduğum senin, toprakta bıraktığı çukurdan bile kaçamam. Ölümden kaçamam. Zamana ve yola rağmen.

Saat üç sıfır beş. Sesini duymalıydım.

Ben bu yüzden seni aradım. Bunları düşünerek. Belki de hiç yapmamam gerekirdi. Ama ben durdum. Durdum ve telefonun tuşlarına dokundum.

Bir ay önce öfkeyle, ağlayarak sildiğim telefon numaranı, ben onlara ipucu vermeden, ezberden çevirdi parmaklarım. İstavroz getirir gibi. Düşünmeden yaptım. Yol, beni senin dinine götüremezdi artık. Yol, düşüncenle tıkalıydı. Ama parmaklarım sesini bana getirebilirdi belki. Eskiden olduğu gibi. Şunu bil ki yaptığım ne varsa, düşünmeden yaptım. Durduğum ne varsa, düşündüğümden. Ben seni düşünmemek için aradım. Beni düşünceden sıyıracak, yeniden hareket edecek gücüm olmadığından.

Telefonun çaldı. Tam beş kez. Çantam yan koltuktaydı. Altıncı kez çalarken yanımdan bir araba geçip gitti, benim de gitmem gereken yöne doğru, karanlığı benim için aralayıp. Onun ışığında, yolun uzak ucundaki ağaçları, geleceğimi gördüm. Üzerlerinde tek yaprak bile yoktu. Kemiğe benzeyen dallarıyla, kemikten parmakları ve iskeletleriyle bir tek çiçek, tek bir yaprak, bir gram et için aya yalvarıyorlardı. Aya, bir yudum güneş için yalvarıyorlardı.

Ay, en büyük çevirmen. Ay, en kötü yaratıcı. Ben bu yüzden geceleri yazıyorum. Güneş’e ihtiyaç duyduğum için.

Telefonun yedinci kez çalarken fark ettim ancak. Çantamdan ses gelmiyordu. Bir anda düşünce ve korku, buzları çözülen kan gibi hücum etti telefonu tutan parmaklarıma. O anda her yerimle titredim, her damarımla, her ucum ve bucağımla. Gözlerim çantama kilitliydi. Ya telefonun çantamda değildi, ya da…

Telefonun sekizinci kez çalarken, kırmızıya basabilmek için, titreyen parmaklarımı bir araya getirmeye çalışıyordum. Onlar ise sadece telefonu aralarında tutmaya yetecek kadar bir aradaydılar. Telefon, düşmek hakkında şarkılar söyleyen bir külçeydi. Titreyen parmaklarım, ağırlığının altında güçsüz dallar gibi kırıldılar. Külçe kucağıma düşerken onlar yukarıda acı ve uçlarındaki esintili unutkanlıkla salınıyorlardı.

Karanlığın dibindeki telefon, dalgın bir derinlikte dokuzuncu kez çalarken tek bir parmağımı kırmızıya doğru uzattım. Parıldayan kırmızıya doğru. Sadece uzattım. Ama sonra başka bir şey oldu… Bir kez daha… Yarı yolda durdum. Çünkü…

Sen telefonu açtın.

İnsan, her zaman aldığından ya daha azını ya da daha çoğunu veren, ayarı bozuk bir makinedir. Nefesleri bile tutarsız. Ya aldığımız solukların bencil buğusuyla boğulmamak için ya da kendimizi eşitsiz bir değişim uğruna bütünüyle boşaltıp, tümüyle nefessiz kalıp boğulmak için konuşuruz. Bu düşündüğüm ve söylediğim bencilce mi? Evet. Bunun için konuşuyorum zaten.

Bacaklarımın arasında, karanlık derinde yatan telefon aydınlandı. Ekranında senin sesin vardı. Ekranın köşesinde, otomobilin karanlıkta ışıyan kırmızı saati gibi bir kadran, sesinle ve sesinden uzak geçen zamanlarımı birer birer, yeni baştan sayıyorlardı.
Bir saniye, iki saniye, üç saniye. Üç saniye daha geçti. Rakamlar gözlerimi sensizliğinle büyülüyorlardı.

Alo… Alo…

Karanlık bir derinden yükselen, uzak, çok uzak bir ülkeden teninin rengine uymayan bir pasaport cüzdanı kabı rengiyle süzülüp gelen sesin. Havada dağılıp giden, havada süzülen, çevremdeki havayı nereye gidersem gideyim çepçevre kuşatan, kilometrelerce öteden insafsızca dijitalleşerek gelen uykulu sesin. Tokluğundan ve açlığından arınmış, senden uzaktaki sesin. Topraktaki çukurun.

Bacaklarımın arasındaki karanlık çukura doğru uzattım parmaklarımı. Sesin ellerime yol gösterdi. Tuttum, ne kadar tutabilirsem, tuttum ve parmaklarımın avuçlarımın arasında sıktım sesini. Serttin ve soğuktun. Dokunuşumu beklermiş gibi, son bir “alo” dedin sen ve sen sanki hiç yaşamamışsın ve sanki hiç ölmemişsin gibi ardından ve önünden giden mutlak bir sessizlik. Sessizliğin kendisinden bile daha yoğun, daha karanlık bir sessizlik. Hepsi bu. Bir çukurdan yükselen kısık bir son “alo” sözcüğü. Hayatın kendisi gibi, bir varoluş yanılsaması gibi, hayal gibi, her şeyi kuşatan, her şeyden ağır yokluğun, sessizliğin ve karanlığın içindeki üç perdelik, üç harflik bir hayat gibi. Bir “ALO”. Var mıydın sen? Hiç var oldun mu?

Benim için oldun. En az benim kadar. Sıfırı saymasam otuz da üç ederdi. Sen üçsen ben sıfırdım. İçimdesin, içimdeydin, sen bendim. Ben senden fazla değildim. Sen olmayınca ben yoktum. Ben sıfırdım. Ölecektim, hissediyordum. Bir yaş daha yaşlanmadan ölecektim. Yeniden başlamaya gücüm yoktu.

Beni neden seviyorsun? Sana beni sevmeye devam edebileceğin bir yaşamdan başka ne verdiğimi bilmiyorum. Söyle bana, beni neden seviyorsun?

Tek bir soru kalmıştı sadece, ölmezden önce cevaplanması gereken: Bu gerçekten senin sesin miydi? Telefonun çantamda olmalıydı, çantama koyduğuma neredeyse emindim. Ama var olduğuma emin değilsem emin olmak neye yarardı? Sen yerine başka bir numarayı aramışsam bu istavroz çıkaramayacak kadar seni unuttuğumu gösterirdi ama bu doğru değildi. Ne seni unutabilirdim ne de sesini. Ben sesini tanımıştım. Öyleydi. Bu senin sesindi. Sevmek böyle bir şeydi benim için. Anlayışımı hiçbir anlamı olmayan bu sözcükteki üç harfine sığdırmıştım. A ve L ve O. Üç harfte seni tanımıştım. Aşk… Çünkü ben seni üç harfle sevmiştim.

İşte ben bu yüzden geri döndüm. Anahtarı çevirip arabayı çalıştırdım. Karanlığın içinde karanlık kauçuktan daireler çizdim. Karanlığın içinde etrafında daireler çizdim. Gitmem gereken tüm yönlere ardımı çevirip, aya yakaran kuru dallara sırtımı, yüzümü doğuya, güneşin olasılığına döndüm. Ben geri döndüm. Telefonunun çantamda olmadığı gibi, belki cesedin de arabamın bagajında değildi. Ne çantamı, ne de bagajı açıp kontrol edecektim. Bir kez daha sana kanıyordum. Seni öldürmüş olmamın çıplak bilgisi üzerine direksiyon sallayamazdım, seni öldürmemiş olmamın olasılığına doğru gidebilirdim sadece. Ancak böyle ve bu doğrultuda gidebilirdim. Ben bu yüzden durmuştum ve şimdi bu yüzden yine hareket edebiliyordum. Sol yanımdan bir gözyaşı damlası akıp gitti dudaklarıma doğru, gaza biraz daha dokunurken. Acı acı da olsa, bir ihtimal gibi, bir soru işaretinin kuyruğu gibi uçları yukarı doğru kıvrılmış, gülümsemeye özenen dudaklarıma doğru. Senin olasılığına doğru geri gidiyordum. Bagajımdaki cesedini de beraberimde senin yaşıyor olma olasılığına götürüyordum. Seni her şekilde, gidebileceğim her yöne beraberimde götürecektim nasıl olsa. Şimdi seni, tatlı ve kıvrımlı bir olasılığa götürüyordum. Ben geri dönüyordum.

Yorum Bırak

YAZARIN YENİ BULUŞU: KENDİ KENDİNİ ASAN TAKVİM

Bugün on dokuz Ekim iki bin beş, günlerden Çarşamba. Saat on dört otuz. Bir. İki. Bugün dışarı çıkmalıyım. Üç. Alınacak şeyler var en önemlisi. Almam gerek. Bugün ne yemek yapmalı? Zeytinyağlı pırasa. Gerekli Malzemeler. Dört. Bir kilo pırasa. İki baş soğan. Üç adet havuç. Dört kaşık zeytinyağı. Beş. Dolaba baktım. Boş. Bugün dışarı çıkmalıyım.

Saat on dört kırk iki. Ne sıcak ne soğuk. Güneş var mı? Anlamadım. Kalabalık değil dışarısı. En son çıktığımda kalabalıktı ama. O zaman üstüne gelirler gibi olur insanın. Bugün iyi. Yine de bir kenarda durup bakıyorum caddeden aşağıya. Önce nereye gitmeli? Market daha yakın, nereden bakarsan bak. Oraya gitmeli önce. Sonra. Saat on dört kırk dört.

Pırasa alıyorum. Yarım kiloluk pakette sarılıp sarmalanmış güzelce. İzole. İki paket alıyorum, toplayınca bir ediyor. Aklım takılıyor. Ben tek başıma bir kilo yiyebilir miyim? Bıraksam mı birini? Hayır. Sonra her şeyi ikiye bölmek gerekir. Havuç alacağım daha. Bu konu üzerinde düşünmek istemiyorum. Bazı şeyler ikiye bölünmemeli. Bölünmemeli. Nasılsa öyle olsun. Yorulmak istemiyorum artık. Bozulacak. Daha iyi.

Kasaya giderken aklıma geliyor. Geldi işte bak. Demiştim. Düşünmemeli. Niye düşündüm ki şimdi, pırasa için hem de üstelik, değdi mi? Bugün on dokuz Ekim iki bin beş. Günlerden Çarşamba. Bugün tam dört yüz kırk üç gün oldu. Saat on dört kırk dokuz. Bugün tam dört yüz kırk üç gün üç saat on bir dakika oldu.

Parayı verirken gözüm takıldı. Tıraş bıçağı mı almalı? Kaşınıyorum artık. Sanırım çok uzadı bu kez. Kesmeli bir yerde. Ya da boş ver. Gerek yok. Komik. Şuna bak. Bir de teknoloji diyorlar. Kasanın saati yanlış. On dört otuz dokuz! Buna inanan insanlar var. Gerçekten…

Dışarı çıktım. Elimde küçük bir poşet. Kötü bir his. Kolumda gereksiz bir ağırlık. Daha da kötüsü, arkamda bir ses. Arkamda biri var. Beni takip ediyor. Anladım. Anlarım ben. Biri var. Yavaşladım, geçip gitsin. Evet varmış, bir kadın, hayır bir kız. Önüme geçti. Durdu. Bana bakıyor. Benimle konuşuyor mu yoksa?

“Affedersiniz, saatiniz var mı?”

Siyah gözler. Konuşurken gözlerimden saatimin durduğu boştaki bileğime kaydı gözü. Beyaz ve otomatik. Saat on dört elli bir dedim. Günlerden Çarşamba bugün. Bileğimdeki bakışı karşılıksız kaldı. Bana bakıyor. Şaşırmış gibi. Öyle mi?

“Teşekkür ederim”

Sesi garip çıktı. Geri döndü. Bunun için mi geldi arkamdan? Işıklardan karşı kaldırıma geçtim. Ona doğru yürüyorum şimdi, yolun karşısından. İlerde, bir sokağın girişinde biriyle konuşuyor. Kimle konuştuğunu görmüyorum. Adı nedir? Zehra. Konuştuğu kim? Bugün on dokuz Ekim. Erkek ise Mücahit, kadın ise Necmiye. Göremiyorum. Yoksa… Tabi ya. Bana inanmadı gitti başkasına soruyor simdi saati. Hepiniz böylesiniz zaten. Ama hayır. Çok uzun konuştular. Gülüyor. Bana… Bakıyor… Yanındaki Necmiye imiş. O tarafa yürüdükçe ortaya çıktı Necmiye olduğu. O da bana bakıyor. İkisi de. Bana bakıp gülüyorlar. Neden?

Gidip bir şey söylesem yanlarına… Ne söyleyeceğim ki? Her şeyi söyledim zaten. Bildiğim her şeyi söyledim.

O yana bakmam artık. Onlar da bana bakmasın. Dükkandan içeri girdim. Adam beni tanıdı. Geldi mi dedim. Yine gelmemiş. “Sen neresi için istiyorsun bu çivilerden” dedi. Beton dedim. Ama derken fark ettim. Gözlerim tavana kaydı. Utandım bir an. Ona baktım. O da tavana bakıyor. Anlayacak. Düşünüyor gibi. Bana indi gözleri yavaşça. Gözlerinde düşünce kalıntısı. Ağzı açılıyor. Korkuyorum.

“Bugün günlerden ne?”

Sevindim. Anlamamış. Heyecanla atıldım hemen. Bugün on dokuz Ekim Çarşamba. “Tamam o zaman” dedi, iki gün sonra mutlaka gelirmiş. İki gün. O zaman gelmeliymişim. Tamam. Yirmi bir Ekim iki bin beş Cuma. Pırasa. Bir kilo. İki gün. Tamam.

Gökhan Toka

Yorum Bırak

kuru

– Bıktım artık senden, senden de bıktım bu evden de! Nerde bu allahın cezası?

Arıyor. Mutfak tezgahının çekmecelerini açıp kapıyor bir bir. Neyi değiştirecekse. Ama açsın kapasın. Benim vaktim var, seyrederim. Mutfak masasına ilişmiş seyrediyorum. Masanın üzerinde ekmek kırıkları var. Ne zamandan? Bilmiyorum. Hatırlıyorum sadece belli belirsiz, burada yemek yerdik bir zamanlar değil mi? Şimdi o kırıklar öyle sert görünüyor ki gözüme, taştan daha sertler, tarihten de sertler, parmak uçlarımı keskin kağıtlara, jilet kenarlarına şikayet ediyorlar. Üzerimdeki pardösü bacaklarıma dolanmış, çocuklar gibi yalvarırcasına “hadi gidelim” diye. Ama dur. Dur biraz daha. Elim pardösümün cebinde, sert ah evet daha sert, keskin de evet daha da keskin ve şimdi bunu yarıda bırakıp gidemem. Keskinliği cebimde, saklı gizli avucumda, gölgede büyütüyorum, kırıklardan korkmuyorum.

– Zaten bi kere olsun aradığını bulsa insan şu rezil evde! Tımarhane burası, resmen tımarhane!

Seni öldüreceğim. Seni öldürmek istiyorum. Yeter aradığın. Sırtın bana ihaneti çağrıştırıyor. En az Jule Cezar’ın sırtı kadar hem de. Eninde sonunda aramaktan sıkılıp, gözlerime bakacak denli yorgun düşeceksin. O zaman elim özgür kalacak. Aradığın bende aslında ama sen bilmiyorsun, her zaman bende, avcumun içindeydi ve sen hiç bilmedin. Gözlerime bakabilsen bir kez, bir tek kez, belki anlarsın bende olduğunu, son bir acı dersi hayatın.

Aramayı bırakıp oflarla puflarla ocağa yöneliyor. Bir tabak duman yüklü çorba elinde, dönüyor. Masaya geliyor. Bana bakıyor bir an. Gözleri gözlerimden aktarmasız geçiyor. Karanlık köşelere doğru kayıp gidiyor, tuhaf bir tutulması farklı dünyaların. Bakamıyor ve bakamaz ama ben onu tüketiyorum gözlerimde şimdi. Bir ömür boyu hatırlamak pahasına kaydını alıyorum yankılarda. Yorgun ve sıkılmış gelip karşımdaki sandalyeye yığılıyor. Ceset gibi sanki. Kemiksiz gibi, kokuyor gibi. Parmaklarım sabırsız, açlık telaşından kendi ağına dolanmış bir örümcek misali cebimin içinde. Dur, dur, dur. Metal ısınıyor parmaklarımın arasında, kan sıcaklığında ama yine de metal sabrında. Parmaklarım nasıl kana ve sıcağa ikna ediyorsa metali, şimdi de metal sabra ikna etsin parmaklarımı. Dur. Hadi dur.

– Nerde tanıştın bu Cüneyt denen herifle?

Yüzünü alıp köşelerden yüzümün köşesine. Ceset gözleriyle süzüyor beni. Yoksa ben mi yansıyorum bu gözlerde?

– Sanane diyor. Donuk ses, ifadesiz ve boş. Sorusuz bir “sanane” gibi, başıboş berduş bir köpek gibi ciddiye alınmayacak umutsuz ve boş bir havlama tonunda.
– Alanya’da değil mi? Geçen yaz.. O yandaki odadaki kılkuyruk herif değil mi? Değil mi lan? Konuşsana!

Susuyor ama. Umursamıyor beni, kıvrılmaya üşenecek denli yorgun bir gülüşü var. Konuşuyormuşum, soru sormuşum, varmışım; evet bir zamanlar varmışım. Kırıklardan belli, çamurlu ayaklarla girmişim bu mutfağa bir zamanlar. Fayanslardan belli. Ama bak şimdi kurumuşum. Bir sesim bile kalmamış, işte öyle toprağa kurumuşum. Gözlerim kalmış bir tek sanırsam. Görebilmek için kargaları. Konuşmayacak, çünkü sadece gözlerim kalmış geriye, hitap dışı. Bir de gizlide, deli bir ateşte dört dönen parmaklarım. Beynimin kuruduğu yerden düşünce, düşünce parmaklarıma düşüyor.

Gözlerini kaldırıp bana bakıyor. Bomboş, anlamsız karanlık. Unutmaya dair ateşli bir hastalığın nefesinin buğusu değmiş bu gözlere.Aslında bana bakmıyor. Ben yokum, sanırım başka bir bendir bakılan. Geçmişte bu masada karşısında oturmuş olan bir başka ben başka bir soru sormuştur herhalde. Oysa şu anın da var olma hakkı olmalıydı, en az geçmiştekiler kadar. Bakılacak bir ben daha kalmalıydı geriye.

Uzanıyor masada. Eskiden de böyle kedi gibi uzanırdı parmaklarıma pastane masalarının üzerlerinde. Şimdi ise dümdüz uzanıyor, yılan gibi, ekmek poşetine. Bir ekmek alıyor. Ne yapacak? Yemek mi yiyecek yoksa? Hayır. Bunu yapmamalı. Bu sanata hakaret, insanın kayıtlı tüm yüce erdemlerine hakaret, şiire hakaret ve estetiğe. Onun şimdi ölmesi gerek, onu öldüreceğim, ölmezse şimdi, ölü bir midede bir tabak çorba, karnındaki kıpkızıl kesikten bir tabak yeşil mercimek çorbası sızacak yerdeki fayanslara, elimi yakacak, sonsuza kadar mercimek çorbası kokacak, çorba kana karışacak berbat ve kirli bir suluboya bardağı pembesinde. Bu kadar anlamsız ve boş olamaz, boş olamaz hareketler. Hiç olmazsa ölürken ve öldürürken.

Parmaklarımı tahta sapın etrafında sarmaşık gibi doluyorum. İçimden sayıyorum. Bir. Ayağa mı kalkmalıyım aceba önce? Ekmeği önüne aldı şimdi. İki. Parmaklarım iyice kenetlendi artık. Yüzüme bakmasını mı beklesem yine. Ne vardır şimdi gözlerimde, belli midir ve belliyse okuyabilir mi beni, bir kez olsun, anlar mı aceba? Ekmeği ikiye yarıyor elleriyle. Sıcak hamurdan ılık bir buhar fışkırıyor. Elleriyle parçalıyor şimdi ekmeği telaşsız ve özenlice. Taze ekmek kokusu çalınıyor burnuma, yumuşacık anılarla beraber. Parmaklarım gevşiyor. Gençlik.

Telaşsız Pazar sabahı kahvaltıları. Her şey tazedir. Yumurta. Ekmek. Peynir. Çayımız da taze bak. Ve sen, ve ben. Biz tazeyiz en önemlisi. Hayatın, aşkın başındayız. Saçma sapanız ve beş parasızız. Gözlerinde unutkanlık değil taze ekmek buharı vardır ve o ekmek hep o dokunulduğunda titreten parmaklarla budanır. Taze ekmek kokusuyla tazeliği perçinlenen parmakları vardır sevgilimin. Bana tokluğu hatırlatır.

Bırakıyorum sapı. Tek kelime söylemeden kalkıp çıkıyorum mutfaktan. Bu çok anlamsız. Bu yapmaya çalıştığım çok anlamsız. Anlamsızı anlamlandıramam bu şekilde. Beni aldatan, beni aldatmasından korktuğum kişi değildir artık. Onun aldattığı kişi de ben değilimdir zaten. Zamanın da katılmadan duramadığı çok boyutlulukta nasıl düz bir çizgide hareket etmeye özenilebilir öyleyse? Nasıl insan kendi kendini aldatmaya yeltenebilir? Açlıktır sanırım, bizi çizgilerde yürütür.

– Nereye gidiyorsun? diye bağırıyor arkamdan, ağzı çiğnenmemiş ekmek dolu.

Bir an duruyorum. Gözümün önünde sokak kapısı var. Onu artık içeriden görmek istemiyorum. Şu sokaktan gelip geçen binlerce insan kadar sorumsuz, bilgisiz ve sorgusuz olabilirim; onun iç yüzündeki çatlakları, menteşelerinin yağ kokusunu artık bilmek istemiyorum. Yorgunum, zihnimde binlerce ben var, yeter yer yok artık. Unutmalı, bu hayatları, bu gölgeli girişleri unutmalı. Dışarıda yürünecek sokaklar var. Önünden geçilip gidilecek binlerce, yüzlerce kapı var. Bırak bu da onlardan biri olsun.

– Dışarı. Beni bekleme.

Yanıt gelmiyor. Bir cebimden anahtarı, diğerinden bıçağı çıkarıp komodinin üzerine bırakıyorum. Kapının aralığından içeri güneş sızıyor.

Yorum Bırak

Pazar Sabahı Karışıkları

Pazar sabahları evrenin en az karmaşaya gebe olduğu zamanlar olarak yaftalanıp yapıştırılmışlardır. Dokuz altı çalışılan bir geçmiş ya da geleceğin uzaklığı, bırakınız 24 saati, zamanla ölçülemez kıvamdadır. Bir Pazar sabahının en büyük karışıklığı, dar masa düzlemindeki sınırlı alanı paylaşmak durumunda olan salatalık tabağı, çaydanlık ve sahanda yumurta arasındaki gerilimde saklıdır. İşte tam bu nedenle birinin Pazar sabahları dinlemek üzere bir karışık yapması yerinde olacaktır salakça gerekçesi ile bu yazı kaleme alınmıştır. Aslında çok da salakça değildir. Ne de olsa ortalama bir Pazar sabahı, ortalama bir insanın karışıklık ve kaosla baş edebilme kapasitesinin asgari düzeyde seyretmekte olduğu bir zaman dilimidir. Haaa bu karışık da işte tam bu amaçla, sonsuz bir sevecenlik ve yardımseverlik kısvesi altında, dünya barışına katkıda bulunmak ve hemen aynı anda salatalık ve sahanda yumurta üzerindeki konsantrasyonunuzu artırmak maksadıyla hazırlanmıştır.

Flaming Lips – In the Morning of Magicians
Animal Collective – Softest Voice
Arcade Fire – Haiti
Fiery Furnaces – Tropical Iceland
Modest Mouse – Float On
Stereolab – Lo Boob Oscilator
Decemberists – Engine Driver
Royksoop – Eple
Vampire Weekend – Walcott
Cardigans – Love Fool
Göksel – Sabır
Postal Service – Sleeping In

“Necati abi, elinde ucuna ekmek lokmasını sapladığı çatal, boş boş iki sahanda yumurta sarısı arasındaki beyaz alana bakıyordu. Bir kararsızlık içinde olduğunu sezmiştim. Ne zaman ki Flaming Lips çalmaya başladı, işte o zaman Necati abim rahatladı, sahandaya bakan gözleri ahanda! ifadesi ile aydınlandı ve sağdaki sarıya ekmeği haşırt diye bandırdı. Teşekkürler Flaming Lips.”
Samim Burkul

“Gazetede ABD morgıc piyasasının nahoş durumu ve hububat fiyatları üzerine can sıkıcı beyanlar okuyup isilik çıkarıyordum. Bir anda Fiery Furnaces dolaylarından yükselen cikcik sesleri ile sebepsiz yere sırıtmaya başladım. İyi ki varsın Fiery Furnaces.” Fadik Tepegöz

“Allah razı olsun bu karışığı yapandan”
Meydan Larus

“Postal Service sayesinde artık sevgilim yok diye üzülmüyorum. Çünkü var. Ama Postal Service sayesinde sevgiliyi mevgiliyi boşverip kafayı vurup uyuyorum. Aslında uyurken Postal Service’i duyamıyorum da zaten. Bu durumda Postal Service’in faydası ne bilmiyorum. Tek bildiğim şu an çok mutluyum”.
Şirin Şipşirin

Yorumlar kapalı