İçeriğe geç →

Aylar: Mayıs 2008

Hayatımın albümleri: Yield


Hayatım boyunca fotoğraf çekinmekten haz duyan bir insan olamadım; bu yüzden şekil şema tedarikli bir deneyimler atlasım mevcut değil. Hele ki hayatımın çok uzun süren bazı dönemlerindeki hallerim SK tarihi yıllar önce tükenmiş hükümsüz kredi kartları üzerindeki küçük resimlerde sınırlı sadece. Bununla birlikte, her ne kadar görsel düzlemde kanıtlamam güç olsa da: ben yaşadım. Hem de çok uzun yaşadım arkadaşım!

Yaşadığımı ispatlayabilmenin tek yolu ellerimdeki, avuçlarımdaki yara izleri ve bir de hayatımın farklı dönemlerinde sık (çok sık) dinlediğim albümler. Geçenlerde şunu fark ettim: bazı albümleri uc uca ekleyerek hayatımı ileri ya da geri doğru hiçbir boşluğa yer kalmaksızın (çocukluğumun gri bölgesi hariç) simule edebiliyorum. Bu yüzden de zaten bu blogu açtım. Müzik blogu açarken aslında ilk yapmak istediğim buydu: hayatımın müzik üzerinde, görülemeyen ancak işitebilen bir atlasını çıkarmak. Geçmişi işitmek ve hissetmek zorunda olmak zaten, görmeye çalışmaya oranla çok daha sağlıklı bir yöntem. Onu huzur içinde bırakmak ve çok fazla talepkar olmamak gerek, yoksa her yanın geçmiş içinde kalır ki bu ters ve nahoş bir durum. Yani anlayacağın amacım müzikten falan bahsetmek değil, amacım hayatımdan bahsetmek. Bu yüzden bu blogun adı KÖTÜ MÜZİK, kötü bir hayattan izdüşümle…

Bir blog yazarının diğer yazarların aksine tek motivasyonu kendi öz motivasyonudur. Bu yüzden bu sayfaları sürekli dolu tutabilmek kolay değil. Buna karşılık tek motivayonu öz motivasyonu ve kendi saf ivmesi olan birinin sözlerini okumak zaman zaman keyifli de olabilir. Tek önerim de bu, bu satırları okutabilmek için. “Keyifli” olabilir. Asıl keyifli olan yazmak oysa ki. Internetin doğası bu. Herkesin herşeyi yapabildiği kaotik, anarşist ve kontrol edilemez bu bulut büyümeyi reddeden içimdeki çocuğu cezbediyor. Buna karşılık çocuğumun varlığımı ısrarla reddeden tüm konvansiyonel kurumlar, internetin gücünün önünde çaresiz kalıyorlar. Onu seviyorum; ancak her sevilen gibi onun da alıp götürdükleri var. Örneğin albümler, sabır ve birikim dolu deneyimler. Yakında hiç kimse albüm üretmeyecek, bunu öngörebilmek güç değil. Herkes single üretmek ve kısa aralıklarla piyasaya salmak yoluna gidecek. Ünlü harflerin sayısı artacak buna karşılık boyları kısalacak. Ve işte hayatımın albümleri diye bir konsept kalmayacak, insanların hayatları yanıp sönen flash animasyonlara evrilecek, albümlerin zamana ve deneyime yayılan birikimsel parantezleri içerisinde huzursuz duran birer anlık patlamalar silsilesine dönüşecekler.

Bu yüzden bu seriyi başlatmanın tam zamanıdır. Garip bir kuşağın temsilcisiyim ben. Her şeyi gördüm, her şeyi köşesinden azıcık gördüm. Hiçbirşeyin içine doğamadım. Hiçbirşeye taraf olamadım, huzurlu olamadım, inançlı olamadım. Herşeyin evrildiğini gördüm. Darbeyi ve interneti. Canlı canlı yakılan insanları ve pragmatizmin zaferini. Pink Floyd’u ve Tatu’yu gördüm. Yine garip bir zamanda, albümlerin ölümüne çeyrek kala başlıyorum. Belki de benim kuşağımın laneti bu: görüp dokunamamak. En azından dokunmayı başarabildiklerimin muhasebesini tutmalıyım ki yaşadığım bilinsin.

Pearl Jam hayatımın akışını inanılmayacak biçimde etkilemişti. Başka bir mecmuada değineceğim bir başka albümleri müzikal beğenimi, dolayısıyla da yaşama bakışımı çok fazla etkilemiştir, sanki bir sihirli değnek dokunmuş gibi. Böylesine büyük bir entellektüel enerjiyi ve öfkeyi hissedebilmek hayatımda ilk kez kendimi daha az yalnız hissettiğim ve müziğe sığındığım dönemi beraberinde getirmişti. Bununla birlikte Pearl Jam’e yüklediğim bu aşırı anlam ondan bütünüyle keyif almamı da belli ölçüde engelleyen bir fanatizmi ve yapmacık ev yapımı bir felsefeyi beraberinde getirdi. Ki bu yüzden Yield albümü ilk çıktığında ondan çok fazla hoşlanmadığımı çok net hatırlarım. Pearl Jam’den beklentim, daha önceki albümlerinden hareketle, her zaman için daha öfkeli, öfke dolu tarafımı daha fazla tutan, savunan, ancak bir yandan da entellektüelliği sayesinde beni daha iyi yansıtabileceğini düşündüğüm dingin patlamalar gerçekleştirmesiydi.

Yield benim için çok önemli bir albüm çünkü onu dinlemeye başlamak ve şaşırarak gelmiş geçmiş en iyi Pearl Jam albümü olduğunu algılamak için onun peşinden koşmam gerekti. Pearl Jam’in olgunluk döneminin bu ilk albümünü dinleyebilmek için benim de olgunlaşmam gerekmişti.

Bu albümü PJ, Binaural albümünü çıkardığı zaman çok sık biçimde dinlemeye başladığımı hatırlıyorum. Hayatımın en zor dönemlerinden biriydi, başka, farklı birine dönüşüyordum ve Binaural benim için çok uzaktı. Buna karşılık Yield’dan bir önceki albümleri Vitalogy de benden çok uzaktı; artık o denli saf ve koşulsuz mutlu değildim. Yield o dönemde iki sene geriden, beni bana anlattı. Nereden gelip, nereye gittiğimi, tam olarak.

Ve şunu hissettim: sen ey hiç fotoğraf çektirmeyen insan. Yaşadığının ispatına ihtiyaç duyuyorsan işte ben varım: Pearl Jam… Sen beni yıllarca dinledin. Sen yalnızca walkmen olan o yıllarda aşındırarak iki kasedimi eskittin. Ben vardım. Sen de vardın. Bunu sen yaptın. Hiçbirşey boşuna değildi. Sen vardın ve sen yaşadın. Şimdi ben perspektfte uzaklaşarak büyümenin yolunu buldum, keşfettim! İstersen burada kal ve ardımdan bak. Ya da istersen benimle birlikte büyü, yürü. Sana söz veriyorum, sana söz veriyorum arkadaşım: hiçbirşey eskisi gibi olmayacak!!! Sana vereceğim tek söz de bu.

Ve ben yürüdüm. Ne zaman canım sıkılsa, ne zaman bir köşeye sıkıştığımı hissetsem onu dinliyorum: Yield. Bana herşeye rağmen bunca yıldır hala hayatta olduğumu, yaşadığımı, herşeyi nasıl atlatmayı başardığımı söylüyor, Yield olmadan önce de ben PJ dinliyordum, ben vardım. Yield’den sonra da varım. Ben yalnızca kendimi son derece kötü hissettiğim şu anda, şimdide yaşamıyorum. Ben şu andan, şimdiden ibaret değilim. Ben, her şeyi atlatan, yaşama devam edebilen ben, yalnızca deneyim atlasıma yeni satırlar ekliyorum ve yarın yine civarda olacağım.

Yorumlar kapalı