İçeriğe geç →

Kapak

Bu öykü Mart 2011’de Altzine’de yayınlandı

Sabah saat sekiz civarı kapım çalındı. İrkildim. Kapımı pek öyle kimse çalmazdı. Ancak kapıcı çöpü almaya geldiyse, o da akşam saatlerinde… Veya apartman aidatı toplamaya, yönetici. Aidat günü de değildi bugün. Yattığım yataktan doğrulurken içimde belli belirsiz bir umut canlanır gibi oldu. Yoksa o geri mi dönmüştü?

Yatağımda öylece sersemlemiş kulak kabartırken, bu defa sert çalmaya başladı kapı. Biri kapımı yumrukluyordu. O zaman anladım ki bu o değildi; o kapıyı yumruklamazdı. Olmaz ya bir gün dönse, kapıyı ancak kararsız bir tonda tıklatabilirdi.

Yataktan doğrulup gümbürdeyen kapıya doğru yaklaşırken yüksek tonda ve boğuk bir erkek sesi yükseldi: “Açın kapıyı çabuk! Polis!”. İşte o an buz kestim. Ayaklarım çıplaktı, bir ayağım halıda, hafifçe öne attığım sağ ayağım ise taşa değmişti. O anda ayağımdan kalbime doğru bir soğukluk yükseldi, çok net hissettim bunu. Polisin benimle ne işi olurdu ki? Korkmuştum.

Altı üstü emekli bir arkeoloji profesörüydüm ben. Kimseyle alıp veremediğim olmazdı. Kimseye borcum, kimseden alacağım yoktu. Gürültü yapmaz, nadiren dairemden dışarı çıkardım. Varlığımla yokluğum arasında neredeyse fark yoktu.

Kala kalmıştım, kımıldayamıyordum. Bu belayı bir an önce atlatmak için kapıyı açmak istiyordum, ama cesaretim yoktu. Bundan on yıl önce birçok meslektaşımı polisler birer birer toplarken ben başım belaya girmesin diye hep uzak durmaya çalışmış, hiçbir protestoya katılmamıştım. Aradan çok uzun zaman geçmiş, bu olaylar çoktan unutulmuştu… Veya öyle sanıyordum. Şimdi benim için mi gelmişlerdi yani? Gecikmiş bir tutuklama! Bunca zaman sonra! Peki ama ne yapmıştım?

İçimde sessiz soluksuz, yosun tutmuş bir heykel gibi durma isteği ağır basmaya başlamıştı. Hiç kıpırdamaksızın, soluk bile almadan. On yıl önce nasıl karşı koymaya cesaretim yoktuysa şimdi de bu kapıyı açmaya cesaretim yoktu. Sağ ayağımın altında taş zemin ısınmaktaydı. “Biraz daha beklersem evde yokum sanıp giderler belki” diye umutlanmaya başlamıştım.

Yan daireden açık televizyonun sesi geliyordu. Bunun dışında tek bir ses daha yoktu havada. Spiker heyecanla bir şeyleri peşi peşine söylüyordu. Sözcükleri seçemiyordum, tek seçebildiğim sözcüklerin arasındaki telaştı. Emekli bir muhasebeci olan komşumun daha önce bu kadar yüksek sesle televizyon izlediğini hiç duymamıştım. O da benim gibi her şeyi kuralıyla yapardı. Sonra farkettim ki, üst kattan da aynı telaşlı spiker sesleri, bağırışlar geliyordu. Kulaklarımın arasındaki boşlukta boğuk bir uğultu sallanıyordu.

Seslere kulak kabartmış dururken, kapının ardından az önce bağıran polisin yanındaki birine soru sorduğunu duyar gibi oldum. Ne sordu anlamadım ama cevabı net duyabildim. Bizim mendebur kapıcıydı tiz sesiyle cevabı yapıştıran:

– Yok abi, evdedir nereye gidecek, Haluk Bey evden hiç çıkmaz.

Allahın belası mendebur herif. Kara kuru, kemik suratlı, elleri her zaman pismiş gibi duran, simsiyah gözleri yuvalarında sürekli dönen güvenilmez biriydi bizim kapıcı. Allah var ya, o yüzden aidatı da zaten yönetici kendisi toplardı, bu herife apartmanda kimsenin güveni yoktu. Ben de bir keresinde yandaki dul hanımın dairesini kapı aralığından gözetlerken yakalamıştım. Sesimi çıkarmamıştım o zaman. Güvenilmezdi de, yine de yıllardır bu apartmandaydı, bu apartmanda ölmekte olan biz yaşlılara en az bir akbaba kadar, sadıktı.

Kapı yeniden yumruklanmaya başladı. Birkaç metre uzaktaydım kapıya yalnızca, polisin sesi beynimin içinde zonkladı “AÇIN! POLİS!”.

Yapacak başka bir şeyim kalmamıştı. O kapıyı açacaktım. Yoksa bir rezalet çıkacaktı. Şimdiden dul komşum, alttaki meraklı yaşlı bayan, kim bilir belki de girişte oturan yönetici bile ayaklanmışlardır, kapının ardında merakla bakışmaktalar ve bekliyorlardır belki.

Kaçacak bir yerim yoktu. Polisi evde olmadığıma inandırsam ve şimdi gitmelerini sağlasam bile evdeki seslerimi duyan komşular beni ihbar ederdi; öylesi daha korkunç olacaktı. Polisten kaçacak cesaretim, gidecek başka bir adresim, eşim dostum da yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı. Şimdi olmasa da bugün, en geç yarın yakalanırdım. Tek çarem kapıyı açmak ve teslim olmaktı.

Bu düşüncelerle, ayağımı neredeyse sürüyerek kapıya doğru yaklaştım. Taşın soğuğunu tekrar hatırladım, her adımda içim biraz daha ürperiyordu. Elim kapı kolunun üzerinde, bir an kararsız kaldım ama hayır, başka bir olasılık yoktu.

Kapıyı yavaşça araladım ve baktım. Biri uzun, diğeri kısa, sivil giyimli iki polis, ikisi de bıyıklı ve arkalarında kupkuru suratlı kapıcı. Gözüm ilkin kapıcının suratına takıldı, sanki belli belirsiz bir gülüş, alaycı bir kıvrım dudağının kenarında.

Kısa boylu polis kalın sesiyle hemen sordu: “Haluk Baygın mı?”

“Evet” dedim. Kapıyı yumruklayan da bu polis olmalıydı. Diğer polis dudaklarını endişeyle kemirip elindeki telefonun ekranına bakmaktaydı.

“Bizimle merkeze gelmeniz gerekiyor” dedi kısa boylu olan, bunu derken de kapıyı hafifçe ittirdi. Çekildim. İşte beklediğim sözler: “Bizimle merkeze geleceksiniz.” Bu sözleri bekliyor olsam da yine de duymak başka türlüydü. Polisin hafifçe ittirdiği kapı yavaşça açıldı, açıldı. O açıklıktan, pijamamla eşiğe doğru belli belirsiz bir adım attım. Ben sadece pijamalı bir adamdım, yıllardır bu dairede oturan, sessiz sakin, hırlıya gürlüye karışmayan işte o pijamalı adam. Bunu görmelerini, bir yanlışlık yaptıklarını anlamalarını istiyordum.

“…A-ama neden?” diyebildim sadece. Polis pijamama değil yüzümün ortalık yerine bakıyordu. Ters bir şey söyleyecek “hadisene be, uzatma!” diye bağıracak sandım. Ama öyle olmadı. Yüzünü benden alıp yanındaki arkadaşına baktı. Arkadaşı halen endişeyle elindeki ekrana bakmaktaydı.

Sonra benden yana döndü ve sadece “orada size açıklarlar” dedi. Bunu öyle bir ses tonuyla söylemiş ve gözlerime öyle yorgun bakmıştı ki bundan sonra soracağım soruların onu sadece kızdıracağını hissettim. Söylediğini yapmalıydım.

“Tamam” dedim ama neredeyse kendim bile duyamadım dediğimi, “üzerimi giyinip geliyorum.”

“Gerek yok” dedi polis bıkkın bir ses tonuyla, “defileye gitmiyoruz” . Kapıcıya baktım. İyiden iyiye sırıtmaya başlamıştı artık, akbaba suratı kararmış, burnu sivrilmişti. Utançtan yüzümü ateş basıyor, kulaklarım uğulduyordu.

Olduğum yerde boynu eğik paslı bir çivi gibi durduğumu ve omzunun üstünden ardındaki kapıcıya bakmakta olduğumu fark eden memur üsteledi: “Anahtarını alsan yeter.” Daha fazla utanmak istemiyordum, kapıcının ağzının kenarı bir olta iğnesi gibi etime saplanıyordu. Tarif edemeyeceğim bir sıkıntıyla, ayağımı istemsiz en yakındaki ayakkabıya attım.

Ben önde, polisler arkada, gülen sırtlan ardımızda, merdivenlerden aşağı inmeye koyulduk. Çıplak ayaklarım iskarpinlerin duvarları arasında savunmasız gidip geliyordu, ayakkabılar ayaklarımdan fırlayıp gidecek gibiydi. Aşağı kata inince meraklı dulun kapısı açılacak, polislerin hem de bu kıyafette beni götürdüklerini mutlaka görecekti. Kendimi bu utanca hazırladım. O an neredeyse ayakkabımın sağ teki savrulup gidecekti.

Ama beklediğim olmadı. Kapı açılmamıştı. Dairenin önünden geçerken aynı televizyon uğultusunun seslerini duydum. Yöneticinin kapısı da ben geçerken açılmadı. Çıkardığımız ayak seslerine rağmen kapılar açılmıyordu. Fark ettim ki apartman boşluğunda asılı statik bir uğultu vardı, tüm sıradışı sesler (polisin emekli bir arkeoloji profesörünü apar topar götürürken çıkardığı sesler de dâhil) bu uğultunun içinde boğulmaktaydı.

Apartmandan dışarı çıktığımızda caddede kimsenin olmadığını görüp şaşkına döndüm. Polis aracına binmeden başımı kaldırıp apartmanın camlarına baktım; tüllerin arasında gidişimizi gözetleyen tek bir göz bile yoktu. Kapıcı da dışarı çıkmamıştı, sokak kapısının ardındaki eğilip bükülen iskelet siluetini gördüm sadece. Hava kapalıydı. Arada bir esen ıslak bir rüzgâr yağmurun birazdan düşeceği toprakları kolaçan ediyordu.

Yol boyunca geçtiğimiz caddeler ve sokaklar adeta terk edilmiş gibiydi. Başıboş ağaç diplerini koklaya koklaya dolanan kirli sarı bir köpek gördüm. Bir de takım elbiseli bir adam, elinde evrak çantasına benzer bir çanta acele adımlarla bir yokuştan tırmanıyordu. Evlerin camlarında kıpırtısız duran birkaç gölge de gördüm.

Denizin kıyısındaki polis merkezine vardığımızda yağmur taneleri düşmeye başlamıştı. Merkezin kapısında nöbet tutan hiçbir memurun nöbette olmadığını gördüğümde artık şaşırmadım. Merkezin içi sürekli çalmakta olan telefon sesleriyle örülüydü, ancak telefonlara bakacak hiç kimse yoktu ortalıkta. Neler olmuştu? Neler oluyordu?

Bir anda bu tutuklamanın, merkeze apar topar getirilişimin ilk başta anlam veremediğim, korkutan bilinmezliğinden sıyrıldım. O kadar önemli bir şey vardı ki ortada, benim kadar önemsiz birinin bu anda buraya getirilmiş olmasının benden kaynaklanabilecek bir olasılığı yoktu. Buraya getirilişimin benimle, yapmış olduğum bir suçla ilgili olmadığını hissettim.

Merdivenden iki kat çıktık. Bu katta giriş katındaki kadar çok telefon sesi yoktu, ortalık sessiz sayılırdı. İki yanı beyaz kapılarla dolu karanlık bir koridor boyunca yürüdük. Kapılardan biri açıktı, içeride bir masa etrafında oturmuş fısıltıyla konuşan birkaç polis gördüm.

Koridorun sonunda loş ve geniş bir odaya vardık. Odaya girince bir an ne tarafa doğru gitmem gerektiğini bilemedim. Cam boyunca ayakta duran ve hiç konuşmadan dışarıya bakan yedi-sekiz kadar polis memuru vardı. Biz odaya girince bile dönüp bakmadılar, öylece kıpırtısız duruyorlardı. Beni merkeze getirmiş olan polislerden uzun boylu olanı sağ kolumdan tutarak beni bir köşeye doğru sürükledi. Karşımda masasında oturmuş, takım elbiseli ve iri yapılı, kır saçlı ve kır bıyıklı biri, yanında ayakta duran iki memur, masa üzerine yayılmış bazı kâğıtlara bakıyorlar.

Masanın ardında oturan gözlerini kaldırıp bize bakmadı bile, ama bize doğru seslendi.

– Adamı getirdiniz mi?

– Evet komiserim.
Komiser gözlerini kaldırmadan eliyle gel işareti yaptı. Beni mi çağırıyor, memuru mu anlamadım. Arkamdaki memur omzumdan itekleyince masaya doğru birkaç adım attım. İyice yaklaşmadan da durdum. Çıplak ayaklarım köselelerin içinde terliyordu.

Ben yaklaşınca komiser başını kaldırıp kılıksız halime şöylece bir an baktı. Sonra yine başını önüne eğdi ve “Otur” dedi. Öyle kısık sesle konuşmuştu ki masanın önündeki sandalyeye çekine çekine iliştim. Doğru yapıp yapmadığımı onaylamak ister gibi etrafımdakilere baktım, ama hiç kimse bana bakmıyordu.

Komiser yine kısık bir sesle konuşmaya başladı. Bana mı, bir başkasına mı yoksa kendi kendine mi konuşuyordu belli değildi. Dediklerini anlamak için öne doğru hafifçe eğildim.

– …bize bir arkolojici lazımdı. Memlekette bir tane bile kalmamış. Ancak seni bulabildik koca İstanbul’da. Sen ne diye kaçmadın Türkiye’den?

On yıl önceyi hatırladım. Ne zamandır ne birinden duyduğum ne de kendime sorduğum bir soruydu. Niye kalmıştım sahi burada? Tüm meslektaşlarım, benim gibi arkeolog olan kız arkadaşım bile terk ederlerken ülkeyi, ben nedensiz bir suçluluk ve korku içinde burada kalmıştım. Suçluluk, çünkü meslektaşlarım devleti protesto ederken, hapsedilirken ben buna cesaret edemeden bir kenarda durmuştum. Korku, çünkü çocukluğumdan beri büyüdüğüm, ait olduğum bu topraklardan başka topraklarda yaşamaya, yabancı olmaya cesaretim yoktu. Oysa sonunda ne oldu, kendi yaşamıma bile yabancı oldum.

Devlet üçüncü kalkınma on yılının başlangıcında önemli bir karar almış ve tüm ülkeyi metro ağları ve yeraltı otobanları ile donatmayı hedeflemişti. Ama nereyi kazsalar mutlaka tarihi bir eser, bir çanak, bir kırık heykel, bir antik kent bulunuyor, çalışmalar duruyordu. Başbakan dinimizin putperestliğin karşısında olduğunu, yapılan tüm inşaatların halkın refahı için olduğunu, topraktan çıkan üç-beş parça çanak çömleğin, bütün bu çamurlu ucubelerin insandan daha önemli olmadığını, bu soytarılığa artık izin vermeyeceklerini söylüyordu. Halk da bunu desteklemişti. Arkeoloji gereksiz ve geçersiz bir bilim ilan edildi, üniversitelerdeki arkeoloji bölümleri kapatıldı, kanunlar istendiği biçimde değiştirildi, inşaat çalışmaları sonucunda yeraltından çıkan tüm eserler de ya parçalandı ya da hazine yararına satıldı.

Bütün bunlar yaşanırken meslektaşlarım hapisteydi. Hapse girmeyenler de teker teker kaçtılar ülkeden. Kendisi giderken az mı yalvarmıştı bana Leyla? Ama gitmemiş, kalmıştım. Tarih bu topraklarda yok edilirken bu mahvı çaresizce, kendi acımdan keyif alırcasına izlemiştim.

İşte artık yıllar sonra bu soru bana soruluyordu ve ben hatırlıyordum.

Cevap vermediğimi gören komiser bana doğru bir fotoğraf itti.

– Bunun ne olduğunu biliyor musun?

Fotoğrafa önce masanın üzerindeyken baktım, tam anlayamamıştım ne olduğunu ama bir şeye benzetiyordum. Merakla elime aldım resmi. Karanlık bir mavilik içinde antik bir şekil, suyun içinde ters dönmüş, yarısına kadar suya gömülüydü. Bu şekil… Bu oymalar… Bu yazılar… Resim çok karanlıktı ama detaylar oradaydı.

“Bu bir Likya lahit kapağı” dedim. “Yani mezar kapağı” diyerek de ekledim, Lahit kelimesini bilmemesi olasılığına karşı.

Komiser ilk kez bana doğru başını kaldırdı ve merakla baktı. Verdiğim yanıt onu gerçekten şaşırtmıştı.

– Nasıl kapak? Ne kapağı?

Masanın yanında ayakta duran iki polisin de bana bakmakta olduklarını hissettim.

Resmi komisere gösterip konuşmaya başladım:

– Likyalılar güneybatı Anadolu’da yaşamış eski bir medeniyetti. Daha çok ticaretle ve denizcilikle uğraştılar. Ayrıca ölümden sonra yaşama inanırdılar. Yaşarken kazandıkları altınları ve hazineleri ölüleriyle birlikte gömerlerdi. Bakın mesela bu mezar kapağı aslında ters baktığınızda tekne şeklindedir. Çünkü Likyalıların dinine göre ölümden sonra canlanacaklar ve bu taş kapaklarda, taş gemilerde denizlerde seyahat edeceklerdi.

Komiser boş boş bir bana bir de elimdeki fotoğrafa bakıyordu.

“Resmi ters tutuyorsun,” dedi.

Yağmur camlara vuruyor, vurdukça pıt pıt sesler çıkıyordu. Uzakta gök gümbürdedi.

O anda pencere boyunca dizilmiş dışarı bakan polislere gözüm takıldı.

Denize bakıyorlardı.

Gokhan Toka
Bazen yazmak için buraya dönerim
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube

Kategori: kötü edebiyat

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir