İçeriğe geç →

Aylar: Şubat 2015

Bembeyaz, hissiz ışığın gölgesinde

Yine bir tatil dönüşü. Yorulmuşuz. Sadece yeni yerler görüp yabancı şekillerini beynimizdeki uygun deliklere sokmaya çalışmakla değil, ışıkla, karla, beyazla yorulmuşuz. Ha bir de yine ülkemizin bizi uzak diyarlarda bile takip eden, hiç peşimizi bırakmayan hayaletiyle. Bir kıza tecavüz etmiş, parçalamış, yakmışlar. Gecenin köründe uyanıp telefonumun ekranında görüyorum. Kızın yüzünü, gözlerini, bakışını. Kızı öldürenlerin yüzlerini, gözlerini, bakışlarını. Mesajlar okuyorum karanlıkta, gerçekliğinden emin olamadığım, gerçek dışılıklarından şüpheye düşemediğim. Öylesine ülkem yani. Aklın alamadığı, ama bir yandan da ne yaparsa yapsın şaşırtmayan buz gibi bir hissiz kötülük, bembeyaz bir vahşet. Telefonumun ekranına bakarken gözlerim yanıyor bu çiğ beyazlıktan, tüm gün yanmışlardı zaten karın beyazından, dayanamıyor, kapatıyorum. Karabasan gibi, ama bembeyaz bir ağırlık, bir uğultu bu gözlerimdeki.

Uçağımız rötarsız iniyor. Hava durgun. Hava limanı çıkışı cehennem gibi. Sanki her zamankinden daha bir cehennem, daha bir kaos. Başka bir ülkeden ne zaman evine geri dönsen, havalananı binasından çıkar çıkmaz yakana yapışan o acayip yabancılık hissi var yine, evet. Sanki yola çıktığın şehre değil de bir başkasına dönmüşsün gibi. Sanki şehir ve insanları değişmiş gibi, oysa ki aslında yol seni değiştirmişken. Bu defa biraz daha sert ve köşeli geliyor bu değişim. Havada öfke var, tahammülsüzlük var. Her zamanki dozdan biraz fazla. Tamam. Öyle diyorsan.

Bir taksiye biniyorsun, kucağında uyumakta olan bebeğin. Arabayı park ettiğin yere kadar gideceksin sadece, birkaç kilometre. Taksici yakına gideceğini duyunca sinirleniyor, yapışıyor gaza. Kucağında uyumakta olan bebeğin, yüz kırkla giden bir arabadasın, diğer araçları yalayarak geçiyor, kiminin solundan, kiminin sağından. Öndeki aracı otuz santim mesafeden takip ederek yüz kırkla gidiyorsun. Öndeki araba hız kezse, frene şöyle bir dokunsa yapışacak sizinki. Adama bir şey söylesen… Belki daha da sinirlenir, dönüp sana cevap yetiştirmeye kalkar. Belki o zaman bir an boş bulunur ve güm. En iyisi susmak. Susmak. Susmak. Birazdan bitecek zaten. Dişlerimi sıkıp susuyorum. Elim yumruk oluyor. Susuyorum. Kafamda tek bir düşünce. Haydi kaza yap. Haydi kaza yap. Haydi kaza yap. Kaza yap. Kızıma hiçbir şey olmasa bile, sadece çarpışmanın şiddetiyle sarsılıp ağlasa bile, yemin ediyorum tek söz söylemeden ellerimle öldürürüm seni. Belki şu an yatağında uyumakta olan başka bir kızın babası olan seni. Haydi. Kaza yap.

Ne anlamı var. Bunun kötülükten başka, mahvolma isteğinden başka ne anlamı var? Tek bildiğim şu: Ülkeme hoş geldim. Kimsenin kimsenin hayatına saygısının olmadığı. Kimsenin kendisine ve sevdiklerine bile saygısının olmadığı o hissiz, beyaz, büyük uğultuya hoş geldim. Hızlı bir girişle.

Bu hafta zor geçiyor. DD yeni huylar, özellikler geliştiriyor her gün. Kar yüzünden işe gidemediğim bir gün, üç seferinde de ben yatırıyorum yatağına. Elimi tutmadan uykuya dalamıyor. Kimi zaman beş dakika, kimi zaman on beş dakika, bir eliyle baş parmağımı, bir eliyle küçük parmağımı tutmuş, işte o küçük elleriyle, uykuya dalmasını bekliyorum. O dakikalar boyunca onun yüzünden ve ellerinden başka bir yere bakabilmek, ondan başka bir şey düşünebilmek olası değil. Tek düşünebildiğim, her gün bu şekilde uyuyabilse sadece, her gün onar dakikadan otuz dakika, bir ayda işte bu kadar, bir yılda bir ömür… Bir ömür bir çocuğun büyümesi, saf, güzel bir ömür.

Dışarıdan çiğ, bembeyaz, kötülük yüklü bir ışık düşüyor üzerimize, ellerime sarılmış, hani o küçük elleriyle, onun uykuya dalmasını beklerken.

Yorumlar kapalı