İçeriğe geç →

anarahmi Yazılar

YAZARIN YENİ BULUŞU: KENDİ KENDİNİ ASAN TAKVİM

Bugün on dokuz Ekim iki bin beş, günlerden Çarşamba. Saat on dört otuz. Bir. İki. Bugün dışarı çıkmalıyım. Üç. Alınacak şeyler var en önemlisi. Almam gerek. Bugün ne yemek yapmalı? Zeytinyağlı pırasa. Gerekli Malzemeler. Dört. Bir kilo pırasa. İki baş soğan. Üç adet havuç. Dört kaşık zeytinyağı. Beş. Dolaba baktım. Boş. Bugün dışarı çıkmalıyım.

Saat on dört kırk iki. Ne sıcak ne soğuk. Güneş var mı? Anlamadım. Kalabalık değil dışarısı. En son çıktığımda kalabalıktı ama. O zaman üstüne gelirler gibi olur insanın. Bugün iyi. Yine de bir kenarda durup bakıyorum caddeden aşağıya. Önce nereye gitmeli? Market daha yakın, nereden bakarsan bak. Oraya gitmeli önce. Sonra. Saat on dört kırk dört.

Pırasa alıyorum. Yarım kiloluk pakette sarılıp sarmalanmış güzelce. İzole. İki paket alıyorum, toplayınca bir ediyor. Aklım takılıyor. Ben tek başıma bir kilo yiyebilir miyim? Bıraksam mı birini? Hayır. Sonra her şeyi ikiye bölmek gerekir. Havuç alacağım daha. Bu konu üzerinde düşünmek istemiyorum. Bazı şeyler ikiye bölünmemeli. Bölünmemeli. Nasılsa öyle olsun. Yorulmak istemiyorum artık. Bozulacak. Daha iyi.

Kasaya giderken aklıma geliyor. Geldi işte bak. Demiştim. Düşünmemeli. Niye düşündüm ki şimdi, pırasa için hem de üstelik, değdi mi? Bugün on dokuz Ekim iki bin beş. Günlerden Çarşamba. Bugün tam dört yüz kırk üç gün oldu. Saat on dört kırk dokuz. Bugün tam dört yüz kırk üç gün üç saat on bir dakika oldu.

Parayı verirken gözüm takıldı. Tıraş bıçağı mı almalı? Kaşınıyorum artık. Sanırım çok uzadı bu kez. Kesmeli bir yerde. Ya da boş ver. Gerek yok. Komik. Şuna bak. Bir de teknoloji diyorlar. Kasanın saati yanlış. On dört otuz dokuz! Buna inanan insanlar var. Gerçekten…

Dışarı çıktım. Elimde küçük bir poşet. Kötü bir his. Kolumda gereksiz bir ağırlık. Daha da kötüsü, arkamda bir ses. Arkamda biri var. Beni takip ediyor. Anladım. Anlarım ben. Biri var. Yavaşladım, geçip gitsin. Evet varmış, bir kadın, hayır bir kız. Önüme geçti. Durdu. Bana bakıyor. Benimle konuşuyor mu yoksa?

“Affedersiniz, saatiniz var mı?”

Siyah gözler. Konuşurken gözlerimden saatimin durduğu boştaki bileğime kaydı gözü. Beyaz ve otomatik. Saat on dört elli bir dedim. Günlerden Çarşamba bugün. Bileğimdeki bakışı karşılıksız kaldı. Bana bakıyor. Şaşırmış gibi. Öyle mi?

“Teşekkür ederim”

Sesi garip çıktı. Geri döndü. Bunun için mi geldi arkamdan? Işıklardan karşı kaldırıma geçtim. Ona doğru yürüyorum şimdi, yolun karşısından. İlerde, bir sokağın girişinde biriyle konuşuyor. Kimle konuştuğunu görmüyorum. Adı nedir? Zehra. Konuştuğu kim? Bugün on dokuz Ekim. Erkek ise Mücahit, kadın ise Necmiye. Göremiyorum. Yoksa… Tabi ya. Bana inanmadı gitti başkasına soruyor simdi saati. Hepiniz böylesiniz zaten. Ama hayır. Çok uzun konuştular. Gülüyor. Bana… Bakıyor… Yanındaki Necmiye imiş. O tarafa yürüdükçe ortaya çıktı Necmiye olduğu. O da bana bakıyor. İkisi de. Bana bakıp gülüyorlar. Neden?

Gidip bir şey söylesem yanlarına… Ne söyleyeceğim ki? Her şeyi söyledim zaten. Bildiğim her şeyi söyledim.

O yana bakmam artık. Onlar da bana bakmasın. Dükkandan içeri girdim. Adam beni tanıdı. Geldi mi dedim. Yine gelmemiş. “Sen neresi için istiyorsun bu çivilerden” dedi. Beton dedim. Ama derken fark ettim. Gözlerim tavana kaydı. Utandım bir an. Ona baktım. O da tavana bakıyor. Anlayacak. Düşünüyor gibi. Bana indi gözleri yavaşça. Gözlerinde düşünce kalıntısı. Ağzı açılıyor. Korkuyorum.

“Bugün günlerden ne?”

Sevindim. Anlamamış. Heyecanla atıldım hemen. Bugün on dokuz Ekim Çarşamba. “Tamam o zaman” dedi, iki gün sonra mutlaka gelirmiş. İki gün. O zaman gelmeliymişim. Tamam. Yirmi bir Ekim iki bin beş Cuma. Pırasa. Bir kilo. İki gün. Tamam.

Gökhan Toka

Yorum Bırak

kuru

– Bıktım artık senden, senden de bıktım bu evden de! Nerde bu allahın cezası?

Arıyor. Mutfak tezgahının çekmecelerini açıp kapıyor bir bir. Neyi değiştirecekse. Ama açsın kapasın. Benim vaktim var, seyrederim. Mutfak masasına ilişmiş seyrediyorum. Masanın üzerinde ekmek kırıkları var. Ne zamandan? Bilmiyorum. Hatırlıyorum sadece belli belirsiz, burada yemek yerdik bir zamanlar değil mi? Şimdi o kırıklar öyle sert görünüyor ki gözüme, taştan daha sertler, tarihten de sertler, parmak uçlarımı keskin kağıtlara, jilet kenarlarına şikayet ediyorlar. Üzerimdeki pardösü bacaklarıma dolanmış, çocuklar gibi yalvarırcasına “hadi gidelim” diye. Ama dur. Dur biraz daha. Elim pardösümün cebinde, sert ah evet daha sert, keskin de evet daha da keskin ve şimdi bunu yarıda bırakıp gidemem. Keskinliği cebimde, saklı gizli avucumda, gölgede büyütüyorum, kırıklardan korkmuyorum.

– Zaten bi kere olsun aradığını bulsa insan şu rezil evde! Tımarhane burası, resmen tımarhane!

Seni öldüreceğim. Seni öldürmek istiyorum. Yeter aradığın. Sırtın bana ihaneti çağrıştırıyor. En az Jule Cezar’ın sırtı kadar hem de. Eninde sonunda aramaktan sıkılıp, gözlerime bakacak denli yorgun düşeceksin. O zaman elim özgür kalacak. Aradığın bende aslında ama sen bilmiyorsun, her zaman bende, avcumun içindeydi ve sen hiç bilmedin. Gözlerime bakabilsen bir kez, bir tek kez, belki anlarsın bende olduğunu, son bir acı dersi hayatın.

Aramayı bırakıp oflarla puflarla ocağa yöneliyor. Bir tabak duman yüklü çorba elinde, dönüyor. Masaya geliyor. Bana bakıyor bir an. Gözleri gözlerimden aktarmasız geçiyor. Karanlık köşelere doğru kayıp gidiyor, tuhaf bir tutulması farklı dünyaların. Bakamıyor ve bakamaz ama ben onu tüketiyorum gözlerimde şimdi. Bir ömür boyu hatırlamak pahasına kaydını alıyorum yankılarda. Yorgun ve sıkılmış gelip karşımdaki sandalyeye yığılıyor. Ceset gibi sanki. Kemiksiz gibi, kokuyor gibi. Parmaklarım sabırsız, açlık telaşından kendi ağına dolanmış bir örümcek misali cebimin içinde. Dur, dur, dur. Metal ısınıyor parmaklarımın arasında, kan sıcaklığında ama yine de metal sabrında. Parmaklarım nasıl kana ve sıcağa ikna ediyorsa metali, şimdi de metal sabra ikna etsin parmaklarımı. Dur. Hadi dur.

– Nerde tanıştın bu Cüneyt denen herifle?

Yüzünü alıp köşelerden yüzümün köşesine. Ceset gözleriyle süzüyor beni. Yoksa ben mi yansıyorum bu gözlerde?

– Sanane diyor. Donuk ses, ifadesiz ve boş. Sorusuz bir “sanane” gibi, başıboş berduş bir köpek gibi ciddiye alınmayacak umutsuz ve boş bir havlama tonunda.
– Alanya’da değil mi? Geçen yaz.. O yandaki odadaki kılkuyruk herif değil mi? Değil mi lan? Konuşsana!

Susuyor ama. Umursamıyor beni, kıvrılmaya üşenecek denli yorgun bir gülüşü var. Konuşuyormuşum, soru sormuşum, varmışım; evet bir zamanlar varmışım. Kırıklardan belli, çamurlu ayaklarla girmişim bu mutfağa bir zamanlar. Fayanslardan belli. Ama bak şimdi kurumuşum. Bir sesim bile kalmamış, işte öyle toprağa kurumuşum. Gözlerim kalmış bir tek sanırsam. Görebilmek için kargaları. Konuşmayacak, çünkü sadece gözlerim kalmış geriye, hitap dışı. Bir de gizlide, deli bir ateşte dört dönen parmaklarım. Beynimin kuruduğu yerden düşünce, düşünce parmaklarıma düşüyor.

Gözlerini kaldırıp bana bakıyor. Bomboş, anlamsız karanlık. Unutmaya dair ateşli bir hastalığın nefesinin buğusu değmiş bu gözlere.Aslında bana bakmıyor. Ben yokum, sanırım başka bir bendir bakılan. Geçmişte bu masada karşısında oturmuş olan bir başka ben başka bir soru sormuştur herhalde. Oysa şu anın da var olma hakkı olmalıydı, en az geçmiştekiler kadar. Bakılacak bir ben daha kalmalıydı geriye.

Uzanıyor masada. Eskiden de böyle kedi gibi uzanırdı parmaklarıma pastane masalarının üzerlerinde. Şimdi ise dümdüz uzanıyor, yılan gibi, ekmek poşetine. Bir ekmek alıyor. Ne yapacak? Yemek mi yiyecek yoksa? Hayır. Bunu yapmamalı. Bu sanata hakaret, insanın kayıtlı tüm yüce erdemlerine hakaret, şiire hakaret ve estetiğe. Onun şimdi ölmesi gerek, onu öldüreceğim, ölmezse şimdi, ölü bir midede bir tabak çorba, karnındaki kıpkızıl kesikten bir tabak yeşil mercimek çorbası sızacak yerdeki fayanslara, elimi yakacak, sonsuza kadar mercimek çorbası kokacak, çorba kana karışacak berbat ve kirli bir suluboya bardağı pembesinde. Bu kadar anlamsız ve boş olamaz, boş olamaz hareketler. Hiç olmazsa ölürken ve öldürürken.

Parmaklarımı tahta sapın etrafında sarmaşık gibi doluyorum. İçimden sayıyorum. Bir. Ayağa mı kalkmalıyım aceba önce? Ekmeği önüne aldı şimdi. İki. Parmaklarım iyice kenetlendi artık. Yüzüme bakmasını mı beklesem yine. Ne vardır şimdi gözlerimde, belli midir ve belliyse okuyabilir mi beni, bir kez olsun, anlar mı aceba? Ekmeği ikiye yarıyor elleriyle. Sıcak hamurdan ılık bir buhar fışkırıyor. Elleriyle parçalıyor şimdi ekmeği telaşsız ve özenlice. Taze ekmek kokusu çalınıyor burnuma, yumuşacık anılarla beraber. Parmaklarım gevşiyor. Gençlik.

Telaşsız Pazar sabahı kahvaltıları. Her şey tazedir. Yumurta. Ekmek. Peynir. Çayımız da taze bak. Ve sen, ve ben. Biz tazeyiz en önemlisi. Hayatın, aşkın başındayız. Saçma sapanız ve beş parasızız. Gözlerinde unutkanlık değil taze ekmek buharı vardır ve o ekmek hep o dokunulduğunda titreten parmaklarla budanır. Taze ekmek kokusuyla tazeliği perçinlenen parmakları vardır sevgilimin. Bana tokluğu hatırlatır.

Bırakıyorum sapı. Tek kelime söylemeden kalkıp çıkıyorum mutfaktan. Bu çok anlamsız. Bu yapmaya çalıştığım çok anlamsız. Anlamsızı anlamlandıramam bu şekilde. Beni aldatan, beni aldatmasından korktuğum kişi değildir artık. Onun aldattığı kişi de ben değilimdir zaten. Zamanın da katılmadan duramadığı çok boyutlulukta nasıl düz bir çizgide hareket etmeye özenilebilir öyleyse? Nasıl insan kendi kendini aldatmaya yeltenebilir? Açlıktır sanırım, bizi çizgilerde yürütür.

– Nereye gidiyorsun? diye bağırıyor arkamdan, ağzı çiğnenmemiş ekmek dolu.

Bir an duruyorum. Gözümün önünde sokak kapısı var. Onu artık içeriden görmek istemiyorum. Şu sokaktan gelip geçen binlerce insan kadar sorumsuz, bilgisiz ve sorgusuz olabilirim; onun iç yüzündeki çatlakları, menteşelerinin yağ kokusunu artık bilmek istemiyorum. Yorgunum, zihnimde binlerce ben var, yeter yer yok artık. Unutmalı, bu hayatları, bu gölgeli girişleri unutmalı. Dışarıda yürünecek sokaklar var. Önünden geçilip gidilecek binlerce, yüzlerce kapı var. Bırak bu da onlardan biri olsun.

– Dışarı. Beni bekleme.

Yanıt gelmiyor. Bir cebimden anahtarı, diğerinden bıçağı çıkarıp komodinin üzerine bırakıyorum. Kapının aralığından içeri güneş sızıyor.

Yorum Bırak

Pazar Sabahı Karışıkları

Pazar sabahları evrenin en az karmaşaya gebe olduğu zamanlar olarak yaftalanıp yapıştırılmışlardır. Dokuz altı çalışılan bir geçmiş ya da geleceğin uzaklığı, bırakınız 24 saati, zamanla ölçülemez kıvamdadır. Bir Pazar sabahının en büyük karışıklığı, dar masa düzlemindeki sınırlı alanı paylaşmak durumunda olan salatalık tabağı, çaydanlık ve sahanda yumurta arasındaki gerilimde saklıdır. İşte tam bu nedenle birinin Pazar sabahları dinlemek üzere bir karışık yapması yerinde olacaktır salakça gerekçesi ile bu yazı kaleme alınmıştır. Aslında çok da salakça değildir. Ne de olsa ortalama bir Pazar sabahı, ortalama bir insanın karışıklık ve kaosla baş edebilme kapasitesinin asgari düzeyde seyretmekte olduğu bir zaman dilimidir. Haaa bu karışık da işte tam bu amaçla, sonsuz bir sevecenlik ve yardımseverlik kısvesi altında, dünya barışına katkıda bulunmak ve hemen aynı anda salatalık ve sahanda yumurta üzerindeki konsantrasyonunuzu artırmak maksadıyla hazırlanmıştır.

Flaming Lips – In the Morning of Magicians
Animal Collective – Softest Voice
Arcade Fire – Haiti
Fiery Furnaces – Tropical Iceland
Modest Mouse – Float On
Stereolab – Lo Boob Oscilator
Decemberists – Engine Driver
Royksoop – Eple
Vampire Weekend – Walcott
Cardigans – Love Fool
Göksel – Sabır
Postal Service – Sleeping In

“Necati abi, elinde ucuna ekmek lokmasını sapladığı çatal, boş boş iki sahanda yumurta sarısı arasındaki beyaz alana bakıyordu. Bir kararsızlık içinde olduğunu sezmiştim. Ne zaman ki Flaming Lips çalmaya başladı, işte o zaman Necati abim rahatladı, sahandaya bakan gözleri ahanda! ifadesi ile aydınlandı ve sağdaki sarıya ekmeği haşırt diye bandırdı. Teşekkürler Flaming Lips.”
Samim Burkul

“Gazetede ABD morgıc piyasasının nahoş durumu ve hububat fiyatları üzerine can sıkıcı beyanlar okuyup isilik çıkarıyordum. Bir anda Fiery Furnaces dolaylarından yükselen cikcik sesleri ile sebepsiz yere sırıtmaya başladım. İyi ki varsın Fiery Furnaces.” Fadik Tepegöz

“Allah razı olsun bu karışığı yapandan”
Meydan Larus

“Postal Service sayesinde artık sevgilim yok diye üzülmüyorum. Çünkü var. Ama Postal Service sayesinde sevgiliyi mevgiliyi boşverip kafayı vurup uyuyorum. Aslında uyurken Postal Service’i duyamıyorum da zaten. Bu durumda Postal Service’in faydası ne bilmiyorum. Tek bildiğim şu an çok mutluyum”.
Şirin Şipşirin

Yorumlar kapalı

muayyen kabak günleri


ateşböceklerine bakmamız gerekti geçen gece
fosforlu bir düzüşme seansında
böcekler adına utanç duymamız lazım oldu
halbuki
dünyanın hakimi, böceğin turisti
besin zincirinin imame taşı bizler
şöyle güzel bir düzüş yapsaydık
tüm o asaletimizle
binlerce böceğin ışığında
yeşil mavi parlasaydı çıplak tenlerimiz
binlerce böcek tarafından
fosforlu yeşil bir kutsanış, bir olimpiyat halkası
ateş olup yansaydık
öyle çığlıklı ve güzel bir yanış ki
binlerce böcek aynı anda
utanç duysalardı kendi cılız düzüşme merasimlerinden
tebriğe kalsalardı

bir insan
dilek kipleri üzerine kurulup
sürekli dokuz metre onbeş santimde durmaktan
nasıl zevk alır ve bir süre sonra
dokuz onbeşlerle nasıl idare eder hale gelir
hayatını el kitabı
son vapurlar
son otobüsler
son sinema seansları
evde bekleyen “bu son olsun” notları
telesekreter mesajları
sonlu yaşamda
sonlu yaşatanlar
insanı güvende hissettiren özgürlük tamponları
dış kapının arkasında bekleyen
kol gibi dişli öcüler ve
üç metrekarelik gözleriyle
korku içinde ağlaşan
çizgi filim kaçkını japon kızları

garip zamanlar
12’yi vurunca saat
balkabağına dönüşülen
muayyen kabak günleri
ve o günlerin kesif kabak tatlısı kokan
tatlı utançları dahilinde dahi
kabak çiçeği gibi açamamak

Tek Yorum

geçen yılın en iyi ticareti (ve bir olasılık bu yılın): in rainbows

radiohead pek çok açıdan sınırları yıkan, kendi imkanlarıyla yeni müzik türleri bile icat edebilen , ufuk açan bir grup. geçen yıl da bu karakterlerine uygun olarak, uzun zamandır müzik piyasasında olan olmayan herkes tarafından bilinen, ancak hakkında birşey yapılamayan paylaşım ve internetten müzik indirme konusunda herkesin zıttı ve oldukça gerçekçi bir söylem geliştirdiler. yeni albümleri “in rainbows”, dinleyiciler tarafından ücretsiz olarak radiohead.com (inrainbows.com yönlendirmeli) sitesinden indirilebiliyordu. elbette genç, yeniyetme grupların ses getirsin diye internetten albüm/single dağıtmaları yeni birşey değil. ama “radiohead” gibi bir dev grubun buralara gelmesi çarpıcıydı. resmi olarak “beleşe dağıtıyoruz” demediler tabi ama daha politik, daha nabız ölçer bir biçimde “gönlünden ne koparsa ver” biçiminde dağıttılar. bu furyadan şahsım da kredi kartı kullanmayan bir birey olarak “beleşe indirme” biçiminde faydalanmıştır. ancak ne yalan söyleyeyim, uzun zamandır ilk defa kredi kartım olmadığı için hayıflandım, çünkü bu albüm uzun zamandır dinlediğim en sıkı albümdü. en son 2004 yapımı bazı albümlerde bu randımanı almıştım, ki onlar da bugün formunun zirvesinde olan killers, block party vb gibi bazı grupların o ilk ses getiren albümleriydi..

gerçi en altta da görülen şekilden de anlaşılacağı üzere, beleşe alayım keyfime bakayım günleri sona ermiş vaziyette. yine de bana sorarsanız, çatır çatır parasını ödeyip satın alındığında bile, 2008’in de en iyi ticareti olmaya da aday bir albüm:

1. 15 Step: kid a, ok computer ve amnesiac günlerinden in rainbows’a bir köprü gibi. açılış için seçilebilecek en iyi parça.
2. Bodysnatchers: Yield gibi olgun, ancak ruh yoksunu bir albümde ilerliyor olabileceğimi düşündüren, bir Do The Evolution klonu gibi geldi ilk başta.. Ama düzenleme çok iyi ve sonlara doğru benzetmelerden sıyrılan bir radiohead inceliğine kavuşuyor.
3. Nude: Albümdeki en iyi ve hissiyatlı parçalardan. Tanrı benle konuşmak durumunda kalırsa Thom Yorke sesiyle konuşsun isterdim. Bu şarkıda Thom Yorke, sanırsın ki bir melek. Slow sevmeyen ve buna karşılık bas tınısına hasta biri olarak bu şarkı beni fena kandırdı.
4. Weird Fishes/Arpeggi: Up-tempo bir ruhsal açılım. Çok hipnotik, sürekli akn bir bas ve davul ritmi üzerinde, hipnotik bir gitar melodisi; dinleyiciyi bu sıkı sınırları aşmaya zorlayan yine thom yorke’un sesi oluyor. çok iyi bir parça.
5. All I Need: Önceki parça ile savunmasız halde kalakalan dinleyici, bu şarkının büyüsü ve tehlikesi altında kalıveriyor. Albümdeki favorim, çünkü çok bas ve adım adım büyüyen, yeri gelince kakaofoniye bile varan, tehlikeli bir şarkı. Sona, kulaklarınızda çınlayan zillerle vardığınızda tansiyonunuz düşmüş, tutunacak dal arar gibi oluyorsunuz. Tam kendinden geçmelik. bu dünyadan değil.
6. Faust Arp: Bir yerden tamamıyla başka bir yere geçildiğini müjdeleyen tam anlamıyla bir eşik şarkısı ve melodisi. All I Need’in etkisini çok iyi alıyor.
7. Reckoner: O vardığımız yerin ilahi bir radihohead bölgesi olduğunu nihayet kafalara vuran parça. bu parçada artık radihohead ülkesinin büyüklüğünü kavramış durumdasınız.
8. House of cards: In rainbows’daki tek sevmediğim parça. Reckoner ile “büyüksün abi” dedirten Radyokafalar, burada artık “hadi acıdım azat buzat” demiş gibi gevşetiyor parmakları. açıkçası thom beyin, “i dont want to be your friend, i just wanna be your lover” demesi pek hoşuma gitmiyor. ayrıca şarkının yapısı da hoşuma gitmedi.
9. jigsaw fallin into place: yeniden yörüngedeyiz. house of cards illa bu albüme konulcaktıysa, en doğru yere konmuş. çünkü daha ilk onuncu saniyede onu unuttuk bile. büyüleyici, hiçbir çaba sarfetmeden, kendi kendine yüzen, uçan, buharlaşan, akan, su gibi bir şarkı.
10. videotape: şu şarkının adı da videodrome olsa, radihoead bu albümü yaparken çok korku filmi izlemiş dedirtir. body snatchers, jigsaw, house of, faust vs.. harika bir kapanış parçası. çok basit ve karanlık açılan şarkı giderek bir radyokafa senfonisine dönüşüyor. sonunda da “vay be bu albümü tekrar dinlemeliyim” fikri ile başbaşasınız.

Yorumlar kapalı

müziğin öldüğü gün

Siz ey dünyanın çok konuşan insanları. Neden bu kadar çok konuştuğunuzu merak ettiniz mi hiç son zamanlarda? Ve neden gittikçe daha çok konuştuğunuzu? Oksijensiz ve sürtünmesiz bir ortamda ağızlarınızı açıp kapatıyorsunuz ve ağzınızı açtığınız ilk ivmeden başlayarak o gelmeyecek sona kadar hiç aksamadan, hiçbir kucakta ve kulakta duralamadan ve giderek artan bir hızla ağızlarınızı açıp kapatıyorsunuz. Ekranda takılı kalmış oynak bir çizgi film karesi gibi görüntünüz. Konuşuyorsunuz, çünkü her şey çok sessiz. Çıt çıkmıyor çünkü ve siz korkuyorsunuz ve sürekli, hiç durmadan, ne olduğu önemli değil; konuşuyorsunuz. Çünkü sessizlik sizi korkutuyor. Sessizlik istemiyorsunuz.

Birisi vaktiyle güzel bir yalan söylemiş size, hepiniz kanmışsınız. Güzel olan her şeyin sözlerle tanımlanabileceğini ve dolayısıyla söze bağımlı olduğunu söylemişler, inanmışsınız. Anlamı, kestirmeden bulunacak, herkesin az çabayla edinebileceği, tehlike anında camı kırıp alabileceği, öğrenilebilecek bir halt sanmışsınız. Gerçekten mi? Aslında, sözleri biz ancak ağıt yakmak için kullanabiliriz. Sözler her zaman çok yavaştılar; bırakın anlama yaklaşmayı, o kadar yavaşlar ki ancak sessiz bir ortamda hareket edebiliyorlar. Buna rağmen yine de sözsüzlüğün hızına yetişemiyorlar, rafları silme dolduran sözlükler dolusu yakıta rağmen. Sözleri ancak ağıt yakmak için kullanırız; çünkü yavaş olan ve yaşamın hızına yetişemeyen her unsur birer ağıt yakıcıdır, birer mezar kazıcıdır, merhumu iyi bilirizdir, kuru bir teşekkürdür, içinde hiç fotoğraf olmayan fotoğraf albümlerindeki rengi henüz ağarmamış ve kurumuş fotoğraf birikintilerinin öksüz boşluklarının altındaki açıklama yazılarıdır. Hükmünü kaybetmiş dipnotlardır. Tıpkı bu yazı gibi.

Sorumu tekrarlıyorum. Neden bu kadar çok konuştuğunuzu merak ettiniz mi? Sizi bu denli ürküten bu sessizliğin nedeni? Bu boşluk. Sessizlik kadar baş döndürücü güzellikte, hızda ve sadelikte her bir icadının insansoyunun, ölümünün geç kalmış müjdecileri. siniz. Sanatın, müziğin, fikrin, özgünlüğün, masumiyetin ve güzelliğin çoktan öldüğü bu öksüz çukurlar çağının, düzlükler coğrafyasının, sıradanlığın ve sözün taş oymacılarısınız. Ve biz, hepimiz, tersine bir evrimde, bunca zaman nafile kaçmaya çalıştığımız başıboş bir ilkel çağa bu defa kötü hapsolduk. Buraya nasıl bu şekilde bu kadar kötü sıkıştık bilmiyorum ama, benim küçük kişisel tarihim, minicik bir arka bahçeye açılan küçük penceremden görebildiğim bir gölgeli görüntüde, müziğin öldüğünü gördüğümü sandım. Cinayeti anlatamam çünkü hiçbir cinayet mutlak ölümü getirmez; ama o gün pencereden bakan gözlerimi böylesi keskin bir karanlıkla boğan bir intiharı anlatabilirim belki. Çünkü hiçbir gitmek, gitmek isteğinden daha kesin hükümlü ve acı verici olamaz. Ve hiçbir geriye kalış, içinde yaşanılamayacak kadar öksüz, sessiz ve anlamsız bir dünya bıraktığı için sana giden, intiharın ardından kalan kalış kadar kötü olamaz. Hiçbir ölüm bu kadar güçlü olamaz.

Müziğin öldüğü gün, Don McLean’ın ünlü şarkısının Türkçe tercümesi değil. Miladi takvimde 3 Şubat 1959 tarihini gösteren yaprağın Hicri’de 29 Mayıs olması gibi bir durum söz konusu değil. Bu 29 Mayıs, düpedüz 29 Mayıs 1997 idi. Bir başka 29 Mayıs, Jeff Buckley’in öldüğü bir başka gün. Müziğin öldüğü bir başka gün. Müziğin öldüğü, bilinen son gün.

Aslında müzik 1997’den çok önce, yıllar önce ölmüştü zaten. Ama Buckley’in yaptığı başka bir şeydi. Müziği çılgın bir doktor gibi tutku ve öfkeyle, hırsla diriltmeye çalışmadı Buckley. Bir obje olarak müziğin üzerine hastalıkla odaklanmadı. Bunun yerine çok farklı bir şey yaptı. Bir mühendis gibi, bir fizikçi gibi problemin üzerine odaklanmadan çalıştı, müzik kadar büyük bir canlı ancak müziğin kendisi gibi büyük ve geniş çerçeveli bir yaklaşımla dirilebilirdi çünkü. O, zamanda bir delik açtı. Karşılıksız sevgiden bir zaman kapsülü yapıp içine müziği koyan ve geleceğe, 90’lara gönderen adamdı Jeff Buckley. Babasına karşı duyduğu ve hiçbir zaman göstermeye fırsat bulamadığı sevgisini o kapsülün içine koymuştu.

Jeff’in babası Tim Buckley, 60 ların sonunda ve 70 lerin başında bazı başarılı albümler yapmış bir folk-jazz şarkıcısıydı. Buna rağmen, 1975 yılındaki aşırı dozdan ölümüne kadar hiçbir zaman tam anlamıyla meşhur olamamıştı. Buckley’in annesi ve babası ayrıydılar ve Buckley annesi ve üvey babası ile birlikte yaşıyordu. Jeff, babasını yalnızca bir kez görmüştü. 8 yaşındayken. Jeff babasının öldüğünü ise 9 yaşındayken öğrendi. Bu haberi aldığında ne adı Jeff idi, ne de soyadı Buckley’di. Jeff, zaman kapsülünü inşa etmeye işte o zaman, 9 yaşındayken başladı. Önce soyadını değiştirdi ve öz babasının soyadını aldı, sonra da doğum belgesinde gördüğü, vaat edilmiş bir ülke yerine koyduğu ismini geri aldı. Jeff: babasından kalan tek miras olarak bir çukurla, bir yoklukla özdeş, müziğin ölümünü ve sessizliği simgeleyen bir isme ve soyadına boyandı. Hiç tanımadığı, bilmediği, yaşamına ve ölümüne, sevgisine ve öfkesine konu olamadığı babasını böyle arayacaktı.

Jeff her zaman babasının izini sürdü. Küçük yaştan başlayarak yazdığı şiirlerde, yaptığı müzikte. Müziğinin içine öksüz bir sevgi ve arayış tutkusunun dışında yolda gördüğü ve dikkatini çeken başka kimsesizlikleri de kattı. Led Zeppelin’in Plant’inden olduğu kadar, Pink Floyd’un dingin öfkesinden, folk, rock ve jazz ile örülü bir demetteydi gözü. Ozanlar çağı sona ermiş, müzik son nefesini vermişti çoktan; ama o Bob Dylan’ın, Leonard Cohen’in, The Smiths’in ve hatta Edith Piaf’ın, Nina Simone’un izlerinden gitti. Ölmüş bir babanın oğlu olması ona hiçbir zaman ün getirmedi, çünkü o sıfır noktasındaydı. Ancak sıfır noktasında bu kadar özgün ve başdöndürücü tatta bir karışım göze alınabilirdi. Onun karışımı Batı müziğinin çerçevesi ile de kısıtlı değildi üstelik. Buckley, o denli sıfır noktasındaydı ki Pakistan’ın ilahi müziği olan Qawwali’yi bile içine aldı. Çünkü müzik sınırsızdı ve Buckley onu yeniden ayağa kaldırabilmek için bu sınırsızlığı kuşandı. Buckley’in barlarda çalıp söylediği ve demo kasetler kaydettiği yıllarda gerçekleştirilen Live At Cin-e toplamasının DVD’sinde yer alan bir video var ki ne zaman izlesem içim titrer. Jeff Buckley ellerinde içki kadehleri, son ses gülen ve sessizlikten korktukları için bağırarak konuşan, müziği umursamayan ve ezelden beri belki de müziğin yokluğuyla yaşamış bir bar dolusu kalabalığın önünde elinde gitarı, ayakta, tek başına şarkı söylüyor. Söylediği şarkı, Nusret Fatih Ali Khan’ın Jeh Yo Halka’sı. Bir Amerikalı, bir Pakistan şarkısını ezbere, bir bar dolusu kalabalığa söyleyebilir mi gerçekten? Ama o söylüyor, kendisine gülen ve dalga geçen dinleyicisine rağmen, olanca ciddiyeti ve ihtişamıyla, tereddütsüz. Jeff’in müziği çok geniş, dileyen herkesin içinde yol alabileceği bir köprü gibidir. Ben, onun müziği sayesinde Nusret Fatih Ali Khan’ın Pakistan ezgilerini, Smiths’in Post Punk tınılarına bağlayabildim mesela. Jeff, öldüğünde sadece 31 yaşındaydı belki, belki yalnızca tek bir albüm tyapabilmişti, ama benim için ardında bir miras kağıdı bırakmayı hakkedebilecek kadar, gelip geçmeye köprüler yapmış uzun ve varlıklı bir yaşamı vardı.

Onu birçokları gibi ben de geç tanıdım. Buckley’in tek albümü olan 1994 tarihli Grace’i, müzik dükkanında ilk kez elime aldığım anı anımsıyorum. Kapağında Jeff’in resmi vardır. O gün, o kapağı gördüğümde üzüldüğümü anımsıyorum. Bu kadar güzel bir insan ölmüş olduğu için üzüldüm. Onu tanıyor muydum, adını biliyor muydum, öldüğünden haberim var mıydı? Hayır. Ondan haberim yoktu. Yaşadığını ve öldüğünü bilmiyordum. O kapaktakinin albümün sahibi mi yoksa bir melek mi olduğunu bile söyleyemezdim. Ama o gün sanki bunu bilmem gerekiyormuş gibi bildim ve üzüldüm. Kapakta Jeff, bir merdivenden yukarı yürümektedir, ancak ayakları yere dokunmadan. Nasılsa bu kadar güzel bir insanın ayaklarının yere değmemesinin onu öldürmeye yetebileceğini düşünmüştüm. Bir söz söyler gibi satın aldım albümünü, bir ağıt yakar gibi.

Daha ilk şarkısı, Mojo Pin, yavaşça, unutulmuş bir camdan, arka bahçeye bakan açık kalmış bir pencereden bir hava akımı gibi tırmandı üzerime ve o henüz mırıldanırken ben onun için göz yaşı döktüm. Dediğim gibi, onun yaşadığından ya da öldüğünden haberim yoktu ama zaten tüm bu informatik, tüm bu haber alma, salt emin olduğumuzdan emin olabilmek için bu kadar haber almaya ne gerek ve ne hakkımız var? Tıpkı bu kadar çok konuşmaya bir hakkımız ve gerek olmaması gibi. O gün ben göz yaşı dökerken ölmüş bir melek için ağladığımı biliyordum. Müziği o kadar büyüktü işte, emin olmaya gerek, öğrenmeye ihtiyaç yoktu. Gereken her şey, o müziği dinlerken ihtiyaç duyabileceğiniz tüm duygular ve bilgiler, onun müziğinin içindeydiler. Grace büyüdükçe ve Lilac Wine, Lover You Should’ve Come Over, Last Goodbye, Halleluja üzerime düştükçe, müziğin o anda ancak keşfedebildiğim ölümü için de ağladığımı anlamıştım.

Bugün tam 10 Yıl oldu. Jeff Buckley’in 29 Mayıs 1997’de Mississippi nehrinde yüzerken boğuluşunun 10. Yılı. Sessizlikten korkan upuzun yazılarla ve seslerle dolu bir on yıl.

Yorumlar kapalı

KÜÇÜK İNSANLAR İÇİN BİR BÜYÜK KONSERLER MERKEZİ (bkm) ORGANİZASYONUNUN NEDEN OLDUĞU DUYGUSAL VE FİZİKSEL TAHRİBATLAR ÜZERİNE BİR İNCELEME

Arena: In an arena audience members are seated in tiers on three sides of the stage in a configuration that resembles a horseshoe………. (seslizsözlük) TR : Bir arenada izleyiciler sahnenin üç tarafını çevreleyen at nalı biçimindeki bir düzende gösteriyi sıralı biçimde oturarak izlerler….

Yaa kısa yazı okumayı tercih edenler başlamasın bile – keza ben kısa yazamıyorum. Başkaları okusun diye de bu yaşımdan sonra yazdıklarımı sınırlamak niyetinde değilim. Çünkü sanat sanat içindir. 🙂 var mı itirazı olan. Tartışırız 🙂 Lise edebiyat derslerinden doğru deneyimli olduğum bir tartışma konusudur….

KÜÇÜK İNSANLAR İÇİN BİR BÜYÜK KONSERLER MERKEZİ (bkm) ORGANİZASYONUNUN NEDEN OLDUĞU DUYGUSAL VE FİZİKSEL TAHRİBATLAR ÜZERİNE BİR İNCELEME

Çok heyecanlıydım. 2001 yılında Depeche’in unutulmaz Abdi İpekçi konserinde ön sıralarda yer almış son derece şanslı ve bilinçli bir dinleyici ne kadar olabilirse o kadar. Depeche Mode dünyanın en iyi sahne performansına sahip olan müzik gruplarından bir tanesi. (Gözlemle sabittir) Depeche Mode’u bir sabit olarak ele aldığım için ancak bir değişken vasıtasıyla açıklayabileceğim şans faktörünün 2001’deki konserde ön sıralarda yer almak olduğunu düşünmüştüm. Bu nedenle de – şans faktörünü kontrol edilebilir bir yamacımda muhafaza etmek maksadıyla geçtiğimiz hafta Kuruçeşme Arena’da gerçekleşen konserde yine ön sıralarda yer almayı tercih ettim. Ancak sonuçta şunu bildirmeliyim ki ŞANS salt kişinin performansı ile alakalı bir durum değilmiş ve kontrol edilemezmiş. Gerçekten de masallarda anlatıldığı üzere – ŞANS doğru zamanda ve doğru yerde bulunmakmış ve salt bir bilete 95 YTL ödemek ve ön sıralarda yer almak doğru zamanda doğru yerde olmak için yeterli değilmiş. Depeche Mode konseri esnasında orada bulunmam her ne kadar zamanı doğru kılıyorsa da – aynı sularda Kuruçeşme Arena’da da bulunuyor olmam “doğru yer” kavramıyla tezat oluşturduğu için başlı başına bir şanssızlıkmış.

Biletix’den hazzetmem. Daha önceki Biletix aktivitelerinde yaşadığım olumsuzluklara karşı Biletix’in takındığı vurdumduymaz tavır bunun temel nedenidir. Neden hizmet kalitesinden memnun olmadığım bir firmadan bilet almak zorunda olmak – neden? Bu ülkede haksız rekabet yaptığından şüphe edilen firmalara milyonlarca lira ceza kesen bir rekabet kurumu var da neden bana sevdiklerimle – sevdiğim müzikle aramda mezar taşı gibi duran bir kuruluştan bilet alma zorunluluğu var? Yemin etmiştim. Biletix’den bilet almayacam diye. Ama ne zaman ki duydum Depeche yine geliyormuş ve Biletix Depeche biletlerinin tek yetkili satıcısıymış – “heeeayt yeminimi bozuyorum leaaaayn” nidalarıyla gişelerdeki kişilere başvurdum.

Biletimi almakla kalmadım – aynı biletle konsere gitme yüzsüzlüğünü de gösterdim. Depeche için kendimi bu kadar aşağılamayı dahi göze almıştım. Ne de olsa kanıma – dimağıma beni ben yapan hücrelerimdeki bilincime işlemişti 2001 yılındaki konser. Ben bir Depeche bağımlısıydım artık.

En sevdiğim konserler:
1. Depeche Mode 2001 Abdi İpekçi
açık ara
2. Massive Attack 2003 Park Orman
3. Sneaker Pimps 2003 Park Orman
4. James Brown 1996(95?) Harbiye Açıkhava
…….vs vs

Konser alanından içeri girer girmez – bir bağımlı ne kadar kararlı adımlarla yürüyebilirse işte o adımlarla ve “yaaa ne olacak bak burası deniz kenarı püfür püfür burdan da izleriz” biçiminde talihsiz beyanlar açıklayan kız arkadaşımın telkinlerine rağmen ön sıralara doğru kat ettim.

Ön sıralara doğru yaptığımız yolculuk oldukça engebeli bir arazide cereyan ettiğinden dolayı olsa gerek kendimi bir hayli yorgun hissediyordum. Sanki İstanbul Belediyesi ekipleri Pre-Habitat tarzı bir yaklaşımla tüm alanı taramış gibiydiler. Enteresan kot farklılıkları tüm alanı anlaşılmaz mide bulantılı bir coğrafyaya bürümüştü. Bir yerde yüksek bir yerde alçak ve çukurlarla donatılmış – mütemadi bir inşaat sahasında duran – mühendislikten zerre anlamayan bir ekonomist gibi hissediyordum kendimi. Yine de “herşey çok güzel olacak” biçimindeki içsel söylemlerle ve “beni Türk mühendislerine emanet ediniz” biçimdeki asılsız astarsız gevelemelerle kendimi oyalıyordum.

Bünyedeki ilk huzursuzluk belirtileri ön gruplar sahnede arzı endam eylediklerinde husula geldi. Ya! – en önlerdeydim neredeyse de niye ön grupların gül yüzlerini göremiyordum? Yine de çok aldırmadım. Aldırmadım evet… Zira Depeche büyük gruptu. Kıyas kabul etmezdi. Onlar uzun boyluydu. Ön gruplardan çok daha uzun olmalıydılar. Onlar sahneye çıktıklarında herşey evren matematiğinin ve genel mühendislik kabüllenişlerinin ötesinde bir soyut gerçeklikte asılı kalacaktı. Ayaklarımız yerden yükselecekti falan filan… Tipik bir aşık aldanışındaydım. Şimdi düşünüyorum da… Saçma 🙂

Tüm göz karartan aşkıma rağmen acebalanan bir huzursuzluk içimi yiyip bitirmekteydi. Depeche sahneye çıkmazdan önce Yunanistan’dan çıkagelmiş ve çıkagelişlerinin kontrolsüz hareketliliği ile merhabasız (kalisperasız) ve frensiz önümüzde durmuş bir kitle ile kavga etmiş – 1.95 boyunda olmanın ötesinde hiçbir suçu olmayan günahsız bir vatandaşımı ise salt boyunun uzunluğundan ötürü öldürmek ister hale gelmiştim. Beynimde şu cümle yana yakına dönüp duruyor ve benliğimi yiyip bitiriyordu. Aaaah ben bu konsere bu herifin tişörtünün arkasındaki yazıyı okumak için mi bu kadar para verdim? (Los Angeles Yacht Club)

Depeche sahneye çıktığında varsayımlarım ve güzel anılarım da onlarla beraber çıktı. Martin yine melek kanatlarını takmıştır… Dave’in üzerinde birazdan fırlatıp atacağı takımı vardır ve üzerinden daha şimdiden sular sel olup akmaktadır… Ne yazık ki bu varsayımların gerçekliğini doğrulama ve doğrulamaya teşebbüs etme şansını o gece yakalayamadım. Konserden önce bir bayan gelip az sonra yaşanacak konserin dvd’sini arzu edip etmediğimi sormuştu. Bu soruya hiç ehemniyet göstermemiştim. Meğer ki göstermek gerekirmiş çünkü varsayımlarımın doğruluğunu test edebilmemin tek yolu bu dvd’yi izlemek suretiyleymiş.

İlk baştaki arena! tanımına geri dönecek olursak… Orada bir izleyici sıfatıyla bulunmam gerekmekteydi. Oysa ki ben kendimi oldukça interaktif biçimde bir gladyatör gibi hissetmekteydim. Anlamsız kot farklılıklarından dolayı – yalnızca kendimden uzun olan rakiplerimi değil aynı zamanda benden kısa olan diğerlerini de öldürmek biçimindeki bir istekle yanıp tutuştum ilk şarkılar süresince. Kız arkadaşım sürekli hiçbirşey göremediğinden şikayetçiydi. Ağzımın kenarına dolanan inkarlara ve Depeche’in ne kadar muhteşem bir grup olduğu biçimindeki kendini tekrar etmekten yorgun düşen beyanlarıma rağmen bir süre sonra fark ettim ki… Aramızdaki beni bir hayli avantajlı kılan boy farkına rağmen ben de hiçbirşey görememekteydim.

Yana geçtik. Sağa geçtik. Sola geçtik. Arkaya geçtik. En arkaya geçtik. Hiçbir yerde HİÇBİRŞEY göremedik. Yine Anton Corbijn mi yapmış – bilmiyorum ama dev ekranlardan izlediğimiz video show estetik açıdan mükemmel olmakla birlikte hiçbir şekilde aydınlatıcı değildi. Benim istediğim o anda görmekti! Görmek! Depeche’in o gece Kuruçeşme Arena’da olduğunu kanıtlamak istiyordum. Ama ne bir bütün olarak konser ne de konseri geçtim – video show bir özet olarak bu kanıtı sağlayamadı.

Tek kanıtlayabildiğim şu oldu: Ben o gece Kuruçeşme Arena’daydım. Depeche Mode’u bilmiyorum ama ben oradaydım…. Çünkü biletim vardı… Çünkü rakip gladyatörlerden biri kaval kemiğime çok pis bir tekme atmıştı ki aradan geçen zamana rağmen bile hala canım yanıyor…

Sonra konser bitti. Hiçbirşey görmeden – çukurlu bir karanlıkta el yordamıyla. Onbinlerce insan Türk Tipi bir organizasyon sonrasındaki canhıraş bir akışta denize doğru döküldüler konserden önce hal ve hatırlarını sorduğum Yunanlılar misali. En ufak bir izdihamda bu insanların hepsi ölebilirdi. O derece berbat ve güvensiz bir çıkış. Üstelik de bu kadar büyük bir kalabalık ve neredeyse hiçbiri hiçbirşey görmemişti.

Lütfen ya! Bu alanda konser verilemez – verilmemeli! Hiçbirşey için ve bir ton sinir bozukluğu karşılığında verdiğim parayı boşverin… O gece evde olmalı ve Depeche konserine gidemediğim için hayıflanmalıydım. Sanırım en doğrusu bu olurdu. Hayallerimi ve beklentilerimi yerle bir etmek yerine bu seçeneği tercih ederdim. Kınıyorum. Muhtemelen parasal ağırlıklı nedenler dolayısı ile bu alanda konser vermekte ısrar eden BKM yi ve Biletix’i (ne alakası varsa :))) kınıyorum…

Sızlayan kaval kemiğim ve ben – eve döndük ve Depeche’in 2001 yılındaki Exciter turnelerinin Paris ayağını DVD’den izleyerek iki duble rakı içtik. Giderek geçmişe bağlanıyor ve yaşlanıyordum. Belki de gerçekten de en iyi – zirvedeki günlerimiz geride kalmıştı ve bundan sonra bize düşen rakı içmek ve hatırlamaktı. Bilmiyorum…

Yorumlar kapalı

Sinir Bozucu Bir Yunanlının Huzur Apartmanındaki Son Üç Günü

SİNİR BOZUCU BİR YUNANLININ HUZUR APARTMANINDAKİ SON ÜÇ GÜNÜ

Ey insansoyu! Şimdi uyan da bir çalıp bir çalmayan şu telefonun çağrısına bir tıkaç tak. Bir silahım olsaydı öldürürdüm seni. Konuşmazdım ama. Konuşmalar hep eksiltici benden, benden. Benden sana eksiltici. Alaycı devinişleri bu solucanın, yapışkan konuşmalarda silinmez pasparlak günışımı izler bırakarak eksiltmekte özsıvımı ve sanki kütlemi. O yüzden konuşmadım. Sustum ve konuşmayacağım. Ama bir silahım olsa çıkarır ve öldürürdüm seni. Silahlar bunun için oysa. Çokça aldanışlarda izlediğinin aksine, konuşacak bir boşluk, bir perde, tozlu bir dershane sırasında kan kokan işitmeler yaratmak için değil öldürmek için kullanılırlar. Yüzyıl savaşları. İnsan yüzyılda kaç kişiyi öldürebilir ki? Yanıt veriyorum öğretmenim: tümünü, hepsini, topunu, sillesini ve feleğin. Ama bak hala var, varlar, varız, imparatorlukların azametli padişahlarının festane ve kesleğen ağaçalılıklarının nemli gölgelerinde kokulu kıpraşan kalabalıklar. Yeni, yepyeni savaşların naralarını fısıtıyla haykıran umuda dair hücrelerinde hapsolmaktalar. Bitmez, tükenmez savaşlar, insanlığın tükenmez uzun Pazar kahvaltıları. Fakat işte, yorulmak bitmez bu kabustan bu rüyadan uyanmışım ve diyorum ki benim bir silahım olsa, çarıklı atalarımın aksine çeker ve öldürmek için vururdum sana. Kıskanmayın lütfen. Sana ve ona. Ne parayla ne de sıra. Ve diğerine. Nefret edilesi kalabalıkları yaratan ve yokeden beynimizdeki akıntılar. Golfstream, sıcak tuz kokulu, kemikleri ısıtan bir golfstream, bambaşka coğrafyalardan, insansız bir deniz çölünün umutsuz yalnızlığını getirir bana.

Bunu aydınlanan zihnin baştan çıkışı, Antonious’u olarak görme ve hatta hiç görme öylece köpkör herzaman kesmez işsiz güçsüz bir bıçak kenarı olarak tırmalamaya devam et sonsuz tarlaları. O kutsal disiplinin ve işlerliğinin temelinde kesmezliğin var. Benim aydınlanışım, o karanlıktaki karanlığın ruhudur. Biçemler biçimi dişsiz bir süpermen. Asla görünmeyen, aydınlığın kararttığı modern gözlerin, güneşe duyarsız lamlarında, bir bilyonda bir haritadaki en küçük taşlığı gören o gözlerin(in) ecazeti. Asla göremeyeceğin ve sadece o da en fazla görmeden, meksizin bekleyebileceğin karanlığın aydınlığı. İşte senin ölümün. Bu senin karşıtlığın. Ey dualist ve deist güçleri yaşamın; işte şimdi şu an, tek bir an ihsan eder gerçeği ki o da yaşamın tersi, üzerinde at sineklerinin gezindiği ve tüm güdük bilginin ve deneyimin sığ sularında debelenen leziz kurtların kaynaştığı ölümün. Senin.

Müjdeler olsun ki tanrına bu kipler ne seni ne de beni bağlayıcı değil. Evet ölümün senin dinin ama sen ateistsin biliyorsun. Hepsen, heptenbiri dinsiz. Onu ancak bilirsin ki bir tanrı seni umursamaz ama beklemekte. Seni o varetmedi, yok. Sen bir yan etkisin, bir parazit. Neyse ki o var, büyük tanrı “ismilazımdeğilus” ve o seni beklemede usun bir köşesinde eğreti tabure üstü içgüveysi. Unutabilirsin her zaman, ateizmin tapınaklarında kara kaplı, bol lügatlı kurbanlar kesebilir ve hala inan(ma)maya devam edebilirsin. Ama oh! Ki ne! İşte gerçekten affedici ve her zaman okşayıcı, engin bir deniz, karanlık sular gibi konuksever, eşitlikçi, sabırlı bir tanrı orada. Leş kokan ve kokuşan ölümünün dayanılmaz burun kıran agresifliğine aldırış etmeyen. Konuksever. Ölümüne sevecen.

Ve ben sanma ki bir mesih gibi mesajla dolu, seni tanrıyla yan yana örtecek ulu ekose bir battaniye vaat etmekteyim. Yok yok. Ben en fazla, o da kendime ben olmaktan ibaret torpil geçtiğim için aha işte kara kanlı bir imame taşıyım döngünün. Beni ikinci kez gördüğünde diyorum ki çoktan sayılmış olacaksın bir Cyclops’un koyun pisliği kokulu ellerinde. Ve o eller ki, senin bir koyun, aptal pulları 25 kuruşluk bir balık olduğuna karar verecek ki iadeli taahütlü balçık gölüne geri dönen.

Ah binmisli ve bir, büyük büsbüyük tütün kokan baba parmaklarınla, pembe ve yeşil akciğer kanseri tanrım. Şu şıkırdayan taşların konserinin ortalık yerinde sıkıntıdan ölecek denli öksürerek kanserden ölecek bir “O”, bir “öteki”, bir imame taşına dönüştürmek için neden seçtim ki senin ellerinden kendimi? Babamın oğlu olmaktan denli günah ben sana ne yaptım? Evet bir de anam vardı bu doğru. Bunu sana söylemedim şimdiye kadar biliyorum oysa sen tanrısın ve bilirsin herşeyi ama ne bileyim söylemedim, söyleyemedim utandım benimin kabarık borç defterinden. Ah unutulası, ama genetik Truva atı elden gelmez önlenemez aldanışımdan dolayı unutulamayacak olan asla, tanrısal adağım, anam. O ki bir bakire olarak doğduğu bir ışığa benzer ölgün bir ışıkta tırnakaraları kirli bir bakire olarak ayrılacak bu dünyadan. Aradan geçen işte bu zaman dilimi, onun kanıtının ve varoluşunu doğrular nitelikte, benim aksime, benden hareketle. Olacak. Ve oldu evet işte tamam artık kabul ediyorum hepsini hep oldu ve kanıtlarını saçtı dünyaya senin tanrım ve diğer insanlar ve bir de tabi karıncalar ve tekmil börtüböcek için, sehpaların ve masaların altına ve gizil köşelerine koltukların sürmek suretiyle şifreli sümüğünü ki o yeşilin anaç tonu ondan başkasına ait olamaz. Onun sümük yeşili kraliçeliğinin kurumuş, gargoyle’ler gibi tehditkar ve kanatlarıyla anaç sınırları işte. Ve bu evin, kraliçeliğinin mutfak tezgahlarının çıkıntılarından geçen sınırların fayans soğukluğundaki ürpertileriyle iştahsız, ve hayatını varoluşunu kanıtlamaya adamış bir ananın gözden düşürücü yarı zamanlı sevgisiyle donanmış kupkuru mutsuz prensleri. Sen, bu paragrafın başından beri, evebeynlerimin seni öldürmek istememle ilişiğini kuramaz okur. İşte katilin budur. Kupkuru bir ruh ve bedende, sevgisi ve nefreti kurumuş sümük totemleri arasına sıkışmış, indirgenmiş kupkuru bir prensim, ne kadar da asil. Yer açın! Yer açın çabuk! Hamletiniz geldi işte. Ben, atalarımın dörtduvarlarının, yaşamlarının ve ölümlerinin öksüz güncesiyim, adı sanı bilinmez bu yazarların tek ve en yakın, fakat sadık olmayan okuyucusu. Ve okuyucusu eninde sonunda, bundan öte bir yaratış gücü olmayan, yaratılmış olan, olmuş ve ölmüş olanların tozduman isteklerinin, lanet ve nefretlerinin toplamı olan. Ahhhhh, yok mu beni bu demode, taşakburan, kan duraksatan daracık Hamlet giysilerinin boyunduruğundan sıyıracak bir güç? Bir tek sen tanrım ki bekleyen uzak sadık ölümümsün, tatminsiz. Beklenmek zorunda olunan mı? İlla ki gelecek olan mı? Gelmek zorunda mı? HA? Un boligrafo. HA! Dilerim ki kalemim çıkarsın seni ininden. Tehditle ve zorla değil ama dumanla değil. Kıskandırarak içimdeki iyinin ve güzelin, özlemin ölümüne şahitlik etttirerek ve kıskandırarak yine böylesi büyük ve torunlaraanlatılasıironik ulucan bir ölümledir epik. Koyverilesi denli davetkar, dileyen herkese oturup dinleneceği bir koltuk ve bir tas şap sunacak kadar geniş olan. Cennetin kapıları kadar geniş olduğu halde bürokratik bir seçicilikle algıda daraltılmamış olan. O kapı ki, kapının kendisinden daha güzel bir vaatle ışıldar: “You’ll never walk alone”. Ve bunu söylemek istemiyorum ama söylüyorum işte, zorundayım “Anaç” olan. Bana, sana, ona ve diğerlerine kalemin zehrinde ölümü getirecek olan iki perdelik anaç güldürü: Ruhumun (bütüncül) ölümü. Nadasa değil, düpedüz kuraklığa yükümlü ruhun, öylece ötenastik alçakgönüllü son arzusu. Ama öyle güzel ve kusursuz olsun ki, Hulusi Kentmen suretinde bir celladın son arzu sorusunun sınırsızlığı ve ılık baba kucağı çekinmezliğinde o denli güzel ve boyutsuz olsun ki mutlak ölümümü de ininden çıkarıp beraberinde dansa getirsin, benim ve bir türlü kurtulamadığım göbek bağlarıyla yapışkan bir örümcek ağına dönüşen insansoyunun. Hepiniz ölün. Hepiniz geberin. Çünkü ben, sizin kanıtınız olan ben bugün ölüyorum. Ben bugün hepinizi öldürüyorum.

28 Ağustos 2004
Lanetli kule

***

29 Ağustos alışveriş listesi

Bir paket makarna
Bir kutu salça
Balyoz
Bir şişe kırmızı şarap

Tarifi:
Monitör, televizyon, telefon ve tekmil çipil alet edavat balyozla paramparça edilecek ve parçaların üzerine şarap dökmek suretiyle tanrılara adanacak. Telefonun parçaları itinayla ayrılarak cüceye takdim edilecek. Makarna ve salçayla kişisel mevzum var.

***

Zafer

Sevilenin son günü. Ca’nım İstanbul. Bugün biraz, azıcık daha erken kalkabilseydin, uykudan boşverip onu görebilecektin evinin balkonunda elinde balyoz unufak ediyor rüyaları rüyavari. Nefretin ödün vermez, ödenmemiş taksitlere aldırış etmez güdümsüz şafağıdır. Ay ay! Öylesine soğuk ve ayaz bir şafak ki, nefesi ve izleyen bizlerin nefesleri şu an şimdi birer buhardan. Borç üstüne borç, darbe üstüne darbe. Ne kadar da geç dönem Goyavari bir maskelemesi sabahın. Mikroskopla görülebilen ancak o küçük çiplerin, tüplerin, dokungaçları kabloların, ve dirençsiz mikanın plastiğinin çatırtıları üzerine inen boğaz manzaralı amansız darbelerin, kırılan ekranların boğuk ve tok şıngırtısının yankısız-faydasız ağırbaşlı feryatları. O darbelerin odağındaki ağır demirden büsbüyük ölümcül başının bu balyozun, ağır kütlesel çekim alanında kanlı elektronik parçacıkları dolanır, Satürn’ün çevresindeki astroidler misali darmadağın, yitik zamanın ve tarih öncesi işlevlerin faydasız anılarıyla. Şimdi! Bir daha! Vur ona, onlara! Dağılıp yok olan, velveleci, riyakar ve dalkavuk, tüm bu kuru karınlı elektronik başaklarını öğüten ezen bu balyoz bile güvenilir bir can yoldaşı değildir. Ödünç bir savaşın ödünç silahı olası. Henüz taksitleri yeni (dün) başlamış genç ve toy bir balyoz. Fakat yine de sırtında tarihsel bir anlam, bir yokediş büyüsünün anlamıyla ağır ve oturaklı bir duruşu var. Yine de, tüm bu elektronik ceset yığınının İstanbul’un bilmemne çöplüğünde dilsiz kalacağı birgün yada bir modern zamanlar heykeltraşının dokunuşlarında suçlayıcı bir parmak oluvereceği bir zaman sonra bile, işte o zaman bile, bu sabah cinayetinin kitabetini tutan silinmeye yüz tutmuş mezaryazılarının bulanıklığında bile, taksitleri bitmek üzere olan bir balyoz olacak. O da en fazla. Yoksa, o insan eline ait değil. O yabancı bir tanrıdan, kimbilir Thor’dan sana ödünçtür, taksitle verilen bir anı, ne kadar ödersen öde sahip olamayacağın bir alamet-i farikası tanrıların yokedici güçlerinin bohçasının….derken ve tam konuyu bağlamak üzereyken kapı çalıyor sabah sabah. Kimdir? Sabah körü münesabetsizleri körler ülkesinden üç nokta altalta. Kim olacak işte, alttaki komşudur, ya da onun altı, ve altı, ve daha da altı, en büyük altı, o denli altı ki burdan Hades’e kadar. Öyleyse işi çabuk tutmak gerek birkaç çabuk tarafından öldürücü, zevkselden ziyade işlevsel darbe peşipeşisıra can çekişen, kablo uzuvlarıyla boşluğu döven elektronikçiklerin üzerine ki iki yıl değil sonsuz apansız bir okul tatili! Kapıyı açmayacak nasıl olsa, neden, neden saçma ve önceden belli formalite konuşmalar yapmak? Bir senaryonun hapsinde hey allahım; teamülden ömür boyu. Efendi efendi nedir bu gürültü sabahın bu kör saatinde. Vallah polis çağıracağım. Ah sevgili altkomşum siz miydiniz ve siz tabi onun altı ve sizi nasıl unutabilirim onun da altı, nasıl Styx akıyor mu hala, tarlalar sulanıyor mu, başaklar var mı büyüyen. Ne saçmalıyosun lan. Vallah deli bu herif. Yok canım deli değilim, yalnız sakar sıklıkla. Küçük bir kaza oldu da düşürüverdim eldeavuçtakini ve masadakini, raftakini, duvardakini. Sabah sabah rahatsız ettim topunuzu, topunuzun allah günahlarımı affettirsin topum kaçtı deyu bahçenize. İstemsiz bir kaza işte heyhat, balyozum da o sırada okşamak istemesin mi sırtlarını bu küçük sırtlanların. Fakat yooo, lütfen polis çağırmayınız ki meşgul etmeyiniz bu yılmaz neferlerini çok ciddi bir cumhuriyetin önemsiz sabahın körü kör kazalarıyla. Değil mi efendim. Uyku nedir, sabah nedir bilmez teröristleri var, anarşistleri var. Dekaplisti var bir de yeni çıktı allahın cezaları Aralık soğuğu kadar sinsi, ayhh. Varoğlu var. Bir de ben var olmayayım. Bakın yok oluyorum sizin gibi. Vardım… Ah işte artık yokum. Ses-siz-lik. (Sabah-ı şerifleriniz hayırlı olsun).

Yorumlar kapalı

İyi bir fikir dinlemek ister misiniz? Birilerinin “vahşi” bir fikri var…

İyi fikir nedir? Tümüyle orijinal, hiç denenmemiş olanı bulup ortaya çıkarmak mı? Yoksa orijinal ve ama denenerek başarısı kanıtlanmış fikirleri bir araya getirip hiç içilmemiş bir kokteyl hazırlamak mı? Eğer birincisini istiyorsanız üzgünüz, istediğiniz içki barımızda kalmadı. Ne bekliyordunuz ki? Biz içine doğduğumuz anda tarih çoktan ölmüş ve küçük bir hap kapsülünde ehlileştirilmişti zaten. Tüm orijinal fikirler ve sek içkiler vaktiyle etiketlenip, bilgi denen o kapsülün içindeki ilaç zerreleri gibi yutulmuştu. Bilginin laneti aziz dostlarım, yürüdüğümüz yolu yavanlaştırırken, bizleri tarihin çoktan yazılıp bittiğine ikna etmeye çalışıyor. Burnumuzda kokusu olsa dahi, mürekkebin çoktan kuruduğuna, tüm yolların zamanında denendiğine, geriye bulunacak hiçbir orijinal fikrin kalmadığına inanıyoruz. İnanıyoruz, çünkü biliyoruz. Lanetimiz olan bilgi, aynı zamanda en büyük sermayemiz. Bu sermaye, elle tutulamayan “soyut” bir kavram olduğu için de bizler aidiyetsiz, havadan daha hafifiz. Tarihin satırları arasında dolaşıp, onu yazamadan okuyup, kurumuş mürekkebin kokusu gibi, hafif bir rüzgarda hayalet misali salınıyoruz. Bu durumda öldüğümüzü bile kanıtlamamız gerekiyor… Tabi gerçekten iyi ve orijinal bir ölüm marşı bulabilirsek.

Wilderness, post modern insan ve o insanın çağının yaşanmış ya da yaşanacak ölümü üzerine müzik yapan bir hayalet kokteyl grubu. “Yaşanmış ya da yaşanacak” diyorum çünkü tarihin şu an itibariyle dışındayız. Kokteyl dememin sebebi ise, Wilderness’in “iyi fikrinin” tarih yaprakları arasındaki sek ve katıksız iyi fikirlerin bir derlemesi olması. Bas tonlar arasına gizlenmiş bir ölçek Ian Curtis şiirselliği ve ümitsizliği, ritmin kalbine çöreklenen açık sözlü Joy Division davulları, The Cure’un erken dönem bas çizgisi, post-rock karakteristiği taşıyan, hatta belki zaman zaman Coldplay! naifliği ve melodik hassasiyetindeki gitarlar ile birleşiyor ve ortaya Wilderness’ın henüz tadına bakılmamış kokteyli çıkıyor.

Grubun adının da kokteylin içindeki en etkin madde olan Joy Division’ın Unknown Pleasures albümündeki Wilderness adlı parçadan alındığı düşünülebilir. Durun ama, tadına bir daha bakalım… Albümün adı da Wilderness. Ee, ne var ki bunda demeyin. Evet Wilderness grubun ilk albümü ve ilk albümlere grubun adının verilmesi adettendir ne de olsa. Ama öyle değil. Albümün kendi içinde bütün, başladığı noktada son bulan kapalı bir çember kurgusunda, ismine uygun bir de söylemi var. Wilderness, içindeki şarkıların küçük öyküler gibi birbirini mantıksal bir çizgide takip ettiği bir anlatıda, modernitenin sonunu ve vahşetin basitliğinin hükmüne terk edilmiş bir dünyayı aktarıyor. Grubun adıyla başlayan bu anlatı yine grubun adında son buluyor. Bu müzikten öte, bir öneri, bir propaganda, bir söylem. Grubun uzun yılları kapsayan, söylemin özü üzerine yoğunlaştırılmış mükemmeliyetçi çalışmasının son noktası. Bu, daha çok bir proje. Bu grup büyük ihtimalle bundan sonra bir ikinci albüm daha yapmayacaktır, yapsa bile ikinci albümlerinin kapağındaki albümün adı değil, bizzat gruplarının adı Wilderness olmayacaktır.

Peki Wilderness modernitenin ölümünü ve vahşetin krallığını nasıl anlatıyor? Müzik, bizi saran havayı dalgalandıran bir atmosfer olayıdır. Müzik dinlediğinizde yağmur ya da kar yağmaz belki ama müzik, özüne sıkıştırılmış duyguyu ve atmosferi beraberinde getirir. Wilderness’in müziği için söylenebilecek en doğru şey, onun ormanı ve onun atmosferini getiriyor oluşu. Bu ormanın müziği. Ormanın gece, ay ışığı altındaki müziği. Onu gece yarısı küçük tıknaz ağaççıklar gibi yerleştirdiğiniz bir hoparlör düzeneği eşliğinde bir ormanda son ses dinleyebilirsiniz. Ya da kolayı öyle yaptığınızı hayal edebilirsiniz ve orman odanıza gelir. Bu pastoralliğe rağmen sanmayın ki bu kolay içimli bir kokteyl. Onun içinde sürekli burnunuza ya da gözünüze giren bir şemsiye çubuğu var. O çubuğun adı James Johnson ve Wilderness’ın vokalisti.

Vokal Sadece Bir Enstrümandır
James Johnson’un tarzı, kimbilir, belki söyleyiş tarzı ya da başka bir deyişle çevreye rahatsızlık verme kapasitesi anlamında Public Image Ltd’den John Lydon’a, British Sea Power vokalisti Yan’e, hatta David Bryne’a benzetilebilir. Ama kim ne derse desin inanmayın. Bu adamların hepsi, ister inanın ister inanmayın şarkı söylüyorlar. Wilderness’ın vokalisti Johnson ise şarkı söylemiyor. Jonhson yüksek sesle bir bildiri okuyor, durduğu kürsüden bir propaganda konuşması yapıyor. Sadece müzik o kadar melodik ve baskın olan davul ritmi nedeniyle o kadar aralıklı ki, aralara serpiştirdiği konuşmalarındaki sus ve konuşları incelikle ayarlayan ve bir şekilde müziğe uyduran bu adamı şarkı söylüyor zannediyoruz. Vokaller, kızılderili ağıtlarındakilerden farksız; anlamsız ve tuhaf biçimde melodik. Adamın söylediklerinin tek kelimesi bile anlaşılmıyor. O, paçavralar içindeki kalabalık bir post apokaliptik topluluğa, belki de ay ışığında açıklık bir noktada toplanmış orman sakinlerine mikrofonsuz bir kürsüden hararetli bir konuşma yapıyor. Hitler gibi elini kolunu sallıyor da olabilir ama Hitler gibi mağrur değil. Yenilmiş, yenilgiye mahkum, yer altında gizlenen bir ulusa umutsuzca cesaret vermeye çalışıyor. Yer altında kalmaya mahkum, deforme ve unutulmuş, gelecekteki post apokaliptik bir İngilizce lehçesiyle konuşuyor. Sürekli olarak tekrar eden kelimeler ve haykırışlar, bunun bir propaganda konuşması olduğunu doğrular gibi. Bu tarz, bu söyleyiş tarzı o kadar rahatsız edici ki işte Wilderness’ın başarılı girdileri toparlayan bir kokteyl grubu olmanın ötesine geçtiğini bu vokali dinlerken anlıyorsunuz. Wilderness bir araya getirdiği Joy Division, PIL, The Cure, Post Rock sentezini işte bu noktada aşıyor, bunların toplamlarının ötesine geçiyor ve vahşetin basitliğinde bir orijinallik tadı vermeye başlıyor. Ancak albümü birkaç kez dinledikten sonra Johnson’ın vokaline alışabiliyor ve yavaşça şunu fark ediyorsunuz: Vokal, sadece bir enstrümandır. Sözleri unutun, sözlerdeki söylemi, kelimelerdeki duyguyu unutun. Kelimeleri dinlemeyi, heceleri algılamayı, öğrenmeyi, söz seviyesinde bilgiyi, alışkanlıklarınızı unutun. Vokal sadece vahşi bir enstrümandır ve Wilderness’ın söylemi sözler seviyesinde değil, daha derinde, daha bütüncül olan ve atmosferi yaratan müziktedir. İşte sözün ve bilginin ölümü ve işte modernitenin sonundaki vahşetin başlangıcı.

Vokalin yalnızca bir enstrüman olarak öne sürülüşü elbette yeni bir tez değil. Bu tez, post-rock akımın başlangıcı ile yaşıt sayılır. Mogwai, Godspeed You Black Emperor gibi bilindik post-rock grupları vokali hiç kullanmamayı ya da içsel konuşmalar biçiminde müziğe yedirmeyi tercih edenler. İzlandalı post-rock topluluğu Sigur Ros ise ilk albümlerinde kendi dillerinde telaffuz ettikleri vokallerinin anlaşılmazlığı yetmemiş olacak ki son iki albümlerini Hoplandik adını verdikleri var olmayan uydurma bir dille kayıt ettiler. Bu durumda Wilderness’ı da beslendiği post-punk sentezine ve şarkılarının kısalığına rağmen, söylemi ve müziğinin beslendiği kaynakların toplamından fazla olan bütünü itibarıyla, bir post-rock grubu olarak ele almamız doğru olacaktır.

Wilderness’ın söylemi çok açık ve duru. Marginal Overs (Biz kıyıda kalanlarız) ile açılan albüm, Arkless (Sığınaksız) ile devam ederken dinleyiciyi müziğinin apokaliptik vahşi ve saf doğasına, paçavralar içindeki öksüz bir topluluğa katılmaya davet ediyor. End of Freedom (Özgürlüğün Sonu), Sigur Ros’un melodik hipnozuna benzer biçimde etki yaratıyor ve bize geldiğimiz yeri gösteriyor. Albümdeki tek uzun sayılabilecek olan parça Post Plethoric Rhetoric (Bolluk Sonrası Dönem Sözbilimi) yine albümün geneline hakim olan saf ve çiğ davul ritimleri üzerine başlayan, ancak sonra Coldplay vari bile denebilecek basitlik ve melodikliğe sahip gitarlar üzerinde akarak ilerleyen bir konuşma metni. Shepherd In Sheeps Clothing (Koyun postunda bir çoban) de ise vokalist susuyor ve orman sakinlerinin kakafonisini duyuyor ve görüyoruz, yani koyunları, ama bir ağıldaki değil, ormandaki koyunları. Albüm, Fly Further To See (Görebilmek için daha uzağa uç) dedikten ve Say Can You See (Görebiliyor musun söyle) diye de teyit ettikten sonra zehrimizi akıtan ve bizi yeni bir dinleyiş için hipnotize eden uzun ve geleceğe uzanan bir piyano kapanışı ile bitiyor.

Aklıselim bir dinleyicinin Wilderness’ı çok sevmesi, onu tekrar tekrar dinlemesi hatta ve hatta bir çılgınlık yapıp albümün içinden seçtiği bir parçayı karışıklarına katması ya da ev partisinde çalması pek muhtemel görünmüyor. Bu daha çok, “ah ne kadar ilginç” deyip sonra da “ya bu adamlar ne diyordu” deyinceye kadar bir köşede unutacağınız albenisi olmayan bir müzik. Buna rağmen bir karakteri ve söylemi var. Kimbilir, tarihin aslında ölmediğini, aslında ölenin sadece bizler olduğumuzu, tarihin her an yazılmaya devam ettiğini anlayacağımız, bilginin beğeniye hükmeden lanetinin hafifleyeceği bir gelecekte Wilderness ve söylemi, öngörüsünün keskinliği ölçüsünde kendine tarihte ufak da olsa bir yer bulacaktır.

Wilderness – “Wilderness”
Jagjaguwar 2005

Yorumlar kapalı

depeche mode: playing the angel

Aradan dolu dolu dile kolay tam dört sene geçti. Onlar geri döndüler. Hem de ne dönüş. Depeche Mode 25 yılı bulan geçmişine yaraşır ve bu geçmişi özetleyen yeni bir albümle yeniden bizlerle: Playing The Angel. Bu geri dönüş aslında sadece sözün tek anlamıyla, dört yıldır dört gözle yollarını bekleyen hayranlarına kavuşmak için yapılan bir dönüş de değil. Depeche Mode aynı zamanda Violator’dan bu yana hasret kaldığımız köklerine de şimdi biraz daha yakın. Ancak yeni albüm bir Violator değil, onun taklidi de değil. Depeche Mode Violator’dan sonraki 15 yılı aşkın müzikal yolculuğunun birikimiyle ve olgunluğu ile, Violator dönemindeki saf ve içe işleyen anlatımına geri dönüyor.

Ursula K. Le Guin Mülksüzler adlı romanında en büyük yolculuğun geri dönüş yolculuğu olduğunu söyler. Neden? Cevap basit. Neden birikimdir. Geri dönmek yaşama daha olgun, daha geniş bir çerçeveden bakmaktır. Bir macera olarak gidilen yol, hazmedilerek geriye doğru yürünür. Geri dönen kişi o yola artık bütünüyle sahiptir. Gerçekçidir. Albümün adına bakalım: Meleği Oynamak. Violator’ın üzerinden geçen 15 yılık zamanda Depeche Mode çok yol kat etti. 90’ların başında güç kazanan Rock ritmlerini ve gitarlarını kanı kaynatan gospel ezgileri ile Songs of Faith and Devotion albümlerinde birleştirdiler. Ardından gelen Ultra’da ritimden arınarak önceki albümlerinin karanlık özünde ve daha elektronik bir tarz üzerinde yoğunlaşmayı tercih ettiler. Björk’ün prodüktörü Mark Bell imzasını taşıyan son albümleri 2001 tarihli Exciter, Depeche Mode’un bütünüyle elektronik daha deneysel uçlara doğru çiçek açmasını ve aydınlığın göz kamaştıran sınırlarını ölçmesini sağladı. Şu bir gerçek ki grup artık istese de bir melek olamayacak kadar geniş bir vizyon ve müzikal birikime sahip. Bu nedenle Meleği Oynamak ismi bizi şaşırtmamalı. En azından niyet ortada, daha duru olan bir öze, siyah tüylerle kaplı kirli bir melek kostümü içinde geri yürüyebilmek. İtiraf etmek gerekli ki hem geri dönüş yolculuğunda hem de tüm bu birikimi ortaya koymakta, Playing The Angel albümü oldukça başarılı.

Playing The Angel ile ilgili olarak ilk dikkati çeken nokta albümün karanlığı. Bu karanlık aslında Ultra albümündekinden daha yoğun değil. Ancak Playing The Angel’daki şarkıların Violator’dakileri çağrıştıran saflığının üzerine örülen ve ancak ilk single olan Precious ve Lilian gibi parçalarda biraz olsun dağılarak tüm albüm boyunca devamlı belli bir düzeyde kalan bu karanlık, algıda çok yoğun hissediliyor. Öyle ki Martin L. Gore’un söylediği iki şarkı, Macrovision ve Damaged People, sanırım hiçbir Depeche Mode albümünde olmadığı kadar bu albümde Dave Gahan’ın ses rengi ile rahatsız edici bir tezatlığa ulaşıyor. Bu iki şarkı özellikle de Macrovision, gerçekten de harika şarkılar olmakla birlikte Martin L. Gore’un ses renginden dolayı albümün genel ruhuna aykırı ve en zayıf iki parçasını oluşturuyor. Gerçekten de Playing The Angel’ın karanlık atmosferi bu diyarın Dave Gahan’ın vatanı olduğunu söylüyor dinleyenlerine. Şunu da belirtmek gerek ki solo albümü Paper Monsters’da besteci olarak da karşımıza çıkan Gahan, bu albümde de üç bestesi ile iyice kök salmış durumda. Bu şarkılar, Suffer Well, I Want It All ve Nothing’s Impossible’dan hiçbiri albümün L.Gore imzalı genel havasına ters düşmüyor.

Albümdeki genel karanlık havanın tutturulmasında faydalanılan formülü, özellikle açılış parçası A Pain That I’m Used To, Suffer Well ve The Siner In Me gibi parçalardaki kakafonik bölümlerde en yoğun biçimde hissedilen bir ölçek endüstriyel müzik etkisinin bir ölçek Massive Attack tadındaki ritmik trip-hop karanlığı ile birleştirilmesi biçiminde özetleyebiliriz. Gahan’ın vokaline eşlik ettiği sürece bu bileşimin karanlığı, insaflı ve alışılagelen klasik bir Depeche Mode çizgisinde, Gahan’ın sesinde tutunuyor. Ancak ne zaman ki Gahan susuyor ve dinleyici parçaların bütünüyle synth ve acımasız gitar soloları ile tırmanıp evrildiği eşikle baş başa kalıyor, işte o zaman karanlık dinleyenin üzerine çöküveriyor. Özellikle The Siner In Me’nin sonunda bu etki oldukça yoğun biçimde hissedilebiliyor. Down tempo yapıdaki böylesi bir durağan karanlıkta doğrusu Gahan’ın ses rengi bile bir kurtarıcı gibi gelebiliyor.

Albümdeki parçaların hemen hepsinin Violator ve öncesi dönemi Depeche Mode parçalarında bir yansımasını bulabilmek mümkün. Örneğin up-tempo John The Revelator’u Master and Servant’a, Precious’u Enjoy The Silence gibi klasik bir Depeche şarkısına benzetebileceğimiz gibi. Ama albümde bir parça var ki doğrusu bir karşılığını bulabilmek çok kolay değil: Nothing’s Impossible. İlk birkaç dinleyişte daha iddalı diğer parçalar arasında gizlenen Gahan imzalı bu şarkı dinledikçe büyümeye başlayanlardan. Parçanın melodik kurgusunun olgunluğuna ve dikkat çekmeyen akışkanlığına ek olarak Gahan’ın şarkının sözlerine son derece tezat oluşturan alışılmışın dışındaki ölgün söyleyiş tarzı şarkıyı ilk dinleyişlerde sislerin arkasına gizliyor biraz: “Bu gece yıldızlar bile daha parlak parlıyor / Hiçbirşey imkansız değil / Hala ilk görüşte aşka inanıyorum / Hiçbirşey imkansız değil”. Bu şarkıyı her dinlediğimde gözümün önüne hayali, kendi kafamda çektiğim videosunu getiriyorum. Bir ev robotu güzel sahibesine aşık oluyor. Gahan’ın ölgün söyleyiş tarzı, sözler ve hayalimdeki bu vizyon birleştiğinde şarkı gerçekten mükemmelleşiyor ve tekrar tekrar dinlenecek bir yoğunluğa kavuşuyor. Doğrusu bu hayali videoyu o kadar benimsedim ki, olur da bu parça için bir klip çekerlerse ve konu böyle olmazsa sanırım hayal kırıklığı yaşayacağım…

Playing The Angel, Depeche Mode’un Violator dönemi daha saf ve yoğun halini özleyenler için grubun Violator’dan sonraki birikimini de içinde barındıran önerisi. Eğer 90’ların başındaki, Depeche Mode’u da etkileyen rock tufanı hiç yaşanmamış olsaydı, grup Violator’dan sonra Songs Of Faith And Devotion yerine bu albümü yapmış olabilirdi. Belki elektronik sounddaki minimalizme karşılık kullanılan karmaşık programlama ilk dinleyişlerde bizi biraz zorlardı ama şarkıların melodik yapılarının Violator’daki şarkılara olan benzerliği ve albümün genel karanlığının çok iyi tutturulan tonu bu duruma da kolayca alışmamızı sağlardı. Son bir öneri: Eğer albümden çıkan ilk single Precious tarzında bir albüm bekliyorsanız çok da yanılıyor sayılmazsınız, tek bir şartla: Beklediğinizden daha karanlık bir atmosfer için hazırlıklı olun.

Yorumlar kapalı